Bir Romanın Düşündürdükleri
Matbaadan çıkar çıkmaz elime geçen, bir solukta ve severek okuduğum bir roman ile ilgili düşüncelerimi siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Kısa zaman önce bitirdiğim bu roman, değerli arkadaşım Eğitimci-Yazar İhsan Kurt’un 544 sayfalık “Kahrolsun Böyle Adalet” isimli Kum Saati Yayınları arasında çıkan ilk romanı. Kitapçı raflarında yerini almış olan son eseri ile daha önce basılmış yirmi beş kitabıyla birlikte, daha çok eğitim ağırlıklı olmak üzere araştırma, hikâye, deneme ve şiirlerden oluşan onlarca çalışmasının yanında, tür olarak farklı bir çalışması daha okuyucuya sunulmuştur.
“Kahrolsun böyle adalet”, 10 Nisan 1919’da İşgalci güçlerle birlikte yerli işbirlikçilerin, 1915 Ermeni Tehcir olaylarının suçlusu olarak ipe gönderdikleri Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam sehpasında söylediği son sözler olarak tarihin sayfaları arasında yerini almıştır. Kemal Bey’in yaşantısı etrafında, özellikle Yozgat ve havalisinde geçen olaylarla o devrin kısa tarihi belgesel düzeyde irdelenmiş, sağlam kaynaklardan edinilen bilgiler roman akıcılığını zedelemeden yerini almıştır. 35 yıl gibi kısa hayatına sığdırdığı ve tarihin her zaman yâd edeceği vatanseverlik konusunda tavizsiz yaşantısıyla bir idealistin yok edilişini, bir roman kahramanı olarak tanıma imkânını bulacak okuyucu.
Yakın tarihimizin sayfaları açılıp irdelendiğinde günün aydınlarının olaylara ne kadar yanlı yaklaştıklarını görmeye alıştık. Türk milletinin yararına olan her konuda kendisini muhalif kanatta göstermekten ve gereğini yapmaktan çekinmeyen bu zihniyet özellikle Osman’lının son döneminde ülkenin parçalanması hususunda aktif bir rol almaktan çekinmemişlerdir. Bugünün olayları üzerine bilinçli bir gözle bakıldığında 1900’lü yılların başında Rumlar ve Ermeniler adına sürdürülen olayların başka bir benzerini açıkça görebilmek mümkündür.
İnsan haklarına saygı adına, çağdaş, medeni ve demokrat olma adına ellerine geçen her fırsatı Türk Milleti aleyhine değerlendirmeye çalışan bu insanlar, kendileri gibi düşünmeyenleri kolayca mahkûm edebilmektedirler.
O dönem Anadolu’da yaşayan Rum ve Ermeniler’in, Avrupalı dostları ve özellikle Ruslar’ın desteğini arkalarına alarak imparatorluğu bir an önce sona erdirmek ve kurucu millet olan Türkler’i geldikleri yerlere -Orta Asya’ya- göndermek hayallerine kavuşabilmek için olanca güçleriyle çaba sarf ettiklerini tarih kaydetmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun başında bulunanların yönetim zafiyeti göstermesi ve ayrıca iktidar mücadeleleri devletin güç kaybına neden olmuştur. Böyle bir zamanda devletin zayıf anından yaralanmak isteyen yıkıcı ve bölücü güçlerin vatan toprakları içinde kargaşa çıkarmaları ve memleketin her köşesinde kaos yaratmaları her geçen gün artarak devam etmiş ve sonuçta önü alınamaz hale gelmiştir. Batı’da ve doğuda savaş hali devam ederken ekonomik yönden de sıkıntı çekildiği bir anda iç isyanlar çıkarmak; hatta gece Türk evlerini basarak çocuk yaşlı demeden kimi buldularsa canice boğazlayıp öldürmeye kadar işi ilerletmişlerdir. Böyle zor bir zamanın yükünü hafifletmek isteyen zamanın devlet yetkilileri yerinde rahat durmadığı gibi çevresine de zarar veren, onarılmaz yaralar açan bu tür canilerin bölgeden uzaklaştırılması için bazı tedbirler alınarak imkânlar ölçüsünde uygulanmaya çalışılmıştır.
Dış güçlerin desteğini arkasına alan ayrılıkçı canilerin; çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden kurşunlayan, boğazlarını kesen, bununla da yetinmeyip tecavüz edip kadınların ırzlarına geçen ve cesetleri ateşe veren davranışları görmezden gelinmiştir. Oysa, perde arkasında gelişen bu tür olayları irdelemeden ya da görmezden gelinerek, çaresizlik içinde kalan ve problemi çözmeye çalışan bir devletin yaptıkları affedilmez derecede suç sayılmıştır.
Sonuçla ilgilenilirken, o sonucu doğuran sebepler bilerek ört bas edilmeye çalışılmış, suçluları adaletin karşısına bile çıkarılmaya gerek görülmediği ya da çıkarılabilenler de hiçbir suç işlememiş gibi serbest bırakılmışlardır. Devletin zor durumunda arkadan vuran gözü dönmüş işbirlikçilerin yaptıkları yok farz edilmiştir. Osmanlı’yı ve aslında tarihin her döneminde olduğu gibi Türkler’i suçlayan bu insanlar bir kelimecik de olsa, sonucu doğuran sebepleri ortaya koymayı istemedikleri gibi, ellerinden geldiğince gizlemişlerdir. Ülkede huzur ve sükûnu sağlamak için başvurulan tehcir ve mübadelenin zamanın bir çözüm yolu olduğu hiç hesaba katılmamıştır.
Bugünde benzer konularda fazla bir şeyin değişmediği görülmektedir. Ülke bütünlüğüne göz diken bölücü kesim hakkında hep kayırıcı ve yanlı tavırlar sürdürülmekte, yabancı güçlerin kollayıcı tavrı aynen devam etmektedir. Temel insan hakları ile devletin bölünmesini bilerek ve isteyerek birbirine karıştırılmakta, olayları Türk devletinin aleyhine olmak üzere kafalarına göre yorumlayabilmektedirler. Her devirde basının gücünü kendi lehlerinde işleten bir güç olmuştur. Ne yazık ki, Türk Milletinin milli ve gür sesini ortaya koyacak ulusal düzeyde bir basın yayın organı hasreti çekilmeye günümüzde de devam etmektedir. Bir ibret tablosu olarak karşımızda duran, tarihte yaşanmış ve günümüzde yaşanan benzeri olaylardan ders çıkarmak da vatanını ve milletini seven insanların görevi olmalıdır. Bu bağlamda önemli bir konuya belgesel romanla dikkat çeken İhsan Kurt’u kutluyorum.
Nazmi Şimşek
Kardeş Kalemler









