AYB - Edebiyat Akademisi

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

HİKAYE SEÇMELERİ

Nice Yıllara Mutluluk

Gözlerim dalgın bir şekilde etrafı seyrederken, zihnim zamanın yavaş ilerleyişine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bazen gözlerimi kapatıp yüz yirmiye kadar sayıyor, açtığımda zamanın iki dakika daha ilerlemiş olmasına için için seviniyordum. Peşimden koşturan afacan çocukları güldürebilmek için onlarla biraz sohbet ediyordum ama zihnimden ...

Nice Yıllara Mutluluk

Gözlerim dalgın bir şekilde etrafı seyrederken, zihnim zamanın yavaş ilerleyişine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bazen gözlerimi kapatıp yüz yirmiye kadar sayıyor, açtığımda zamanın iki dakika daha ilerlemiş olmasına için için seviniyordum. Peşimden koşturan afacan çocukları güldürebilmek için onlarla biraz sohbet ediyordum ama zihnimden takip etmekte olduğum zaman, akışına ansızın ara veriyordu. Kulaklarım, sadece saniye ibrelerinin tik taklarını duymak istiyordu, etraftaki duygudan yoksun kahkahaları değil.

Üzerimdeki Noel baba kostümü ne kol saati ne de cep telefonu taşımama imkan veriyordu. Sanırım yeni yıla girmemizin üzerinden yaklaşık bir saat geçmiş olmalıydı. Bu mekândan kurtulup eşim Canan ve oğlum Ahmet’in yanına gidebilmem için bir yarım saat daha gerekiyordu. Etraftaki insanlarda hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu, hep bir ağızdan söylenen şarkıların sonu gelmek bilmiyordu. Masaların arasında dolaşan çalgıcılar da halinden memnun görünüyordu. Her biri müzik aletlerinden çıkan ezgilerle sanki yeniden hayat buluyor, yüz binlerce kişiye konser veriyormuşçasına gururla işini yapıyordu. O sırada kemancı Salim’in benim bulunduğum yöne doğru gelmekte olduğunu fark ettim.

 

NİCE YILLARA MUTLULUK

Erhan ÖZEL

Gözlerim dalgın bir şekilde etrafı seyrederken, zihnim zamanın yavaş ilerleyişine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bazen gözlerimi kapatıp yüz yirmiye kadar sayıyor, açtığımda zamanın iki dakika daha ilerlemiş olmasına için için seviniyordum. Peşimden koşturan afacan çocukları güldürebilmek için onlarla biraz sohbet ediyordum ama zihnimden takip etmekte olduğum zaman, akışına ansızın ara veriyordu. Kulaklarım, sadece saniye ibrelerinin tik taklarını duymak istiyordu, etraftaki duygudan yoksun kahkahaları değil.

Üzerimdeki Noel baba kostümü ne kol saati ne de cep telefonu taşımama imkan veriyordu. Sanırım yeni yıla girmemizin üzerinden yaklaşık bir saat geçmiş olmalıydı. Bu mekândan kurtulup eşim Canan ve oğlum Ahmet’in yanına gidebilmem için bir yarım saat daha gerekiyordu. Etraftaki insanlarda hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu, hep bir ağızdan söylenen şarkıların sonu gelmek bilmiyordu. Masaların arasında dolaşan çalgıcılar da halinden memnun görünüyordu. Her biri müzik aletlerinden çıkan ezgilerle sanki yeniden hayat buluyor, yüz binlerce kişiye konser veriyormuşçasına gururla işini yapıyordu. O sırada kemancı Salim’in benim bulunduğum yöne doğru gelmekte olduğunu fark ettim. Bende ona doğru birkaç adım atarak:

“Salim saat kaç oldu? Bana saatin bir buçuğa yaklaştığını söyle lütfen.” dedim.

“Henüz biri çeyrek geçiyor Ozan abi. Senden çok daha geç çıkacak olanlar da var,ne bu acele?”

Salim, çalgıcı ekibinin en küçüğüydü. Henüz on beş yaşındaydı. Ortaokulu bitirince okumayı bırakıp büyükleriyle farklı farklı etkinliklerde keman çalmaya başlamıştı. Yılbaşı gecesinin yorgunluğuyla omuzlarında yeryüzünün ağırlığını taşıyan bir görünümü vardı. Konuşurken sandalyeden destek alıyor, göz kapaklarını açık tutmakta zorlanıyor ve kesik kesik nefes alıyordu. Yeni yılı çalışarak karşılayacak yaşta değildi. Geçim sıkıntısıyla mücadeleye mecbur olmak yerine şuan televizyon karşısında bir yandan kanal değiştirip öte yandan yeni yılla ilgili dileklerini düşünmekle geçirmeliydi zamanını.

“Ahmet uyumadan evde olmalıyım. Ama ne var ki şu ön masadaki göbekli adamlarla bir on beş dakika daha aynı yerde bulunmak zorundayım.” Dedim eğlenmekten usanmayan kalabalığa bakarak.

Salim, boşa zaman harcıyor gibi görünmemek için aceleyle yanımdan ayrıldı. Bende, aklındaki ağır ağır ilerleyen saati bir kenara bırakarak işime yönelmeliydim. Bu akşamki görevim hiçbir müşterinin somurtarak oturmasına fırsat vermemekti. Noel baba kıyafetlerimle, insanların yüzlerini güldürüp yeni yıla mutlu bir şekilde girmelerini sağlamalıydım. Veya vazifemi, mekândaki eğlencenin dozunu arttırıp konukların daha rahat cüzdanlarını boşaltmasını ve patronun yeni yıla biraz daha zengin girmesini sağlamak şeklinde tanımlayabilirdim.

Tüm çabalarıma rağmen güldüremediğim, Ahmet’in yaşlarında, turuncu saçlı huysuz çocuğun babası, yine masalarına gelmem için işaret ediyordu. Çocuk, masadaki eğlenceden tamamıyla uzaktı, etrafındakilere yönelttiği kızgın bakışlarını kimse göremiyordu. Annesi olduğunu düşündüğüm kişi, bıraksalar mikrofonu alıp bildiği tüm şarkıları seslendirecek kadar eğlenceye kaptırmıştı kendini. Çalgıcıların üzerine saçtığı paralardan, ekonomik durumunu az çok kestirebildiğim baba ise dünyanın yalnızca kendi etrafında döndüğüne inanmış bir ifadeyle gerilerek sandalyesinde oturmaktaydı.

Küçük çocuğun yanına gidip gün içinde toplamda kaç farklı kişiye yaptığımı hatırlamadığım şakalarımı yineledim. Çocuğun ilgisini çekmeyi başarmıştım ama yüzünde, eğlendiğine dair hiçbir iz yoktu. Çatıda bıraktığım geyiklerden, oyuncak çantamdaki ilginç hediyelerden ve sadece uslu çocukların beni görebilme ayrıcalığına sahip olmasından sırayla bahsederken, çocuğun beklenmedik bir davranışıyla karşılaştım. Cebinden çıkarttığı yüz TL’lik banknotu hiçbir şey söylemeden bana uzattı.

“Ama bu senin paran, güzel oyuncaklar almak için harcamalısın bunu.” Dedim şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak.

“Ben para istemiyorum, oyuncak da istemiyorum. Bunlardan fazlasıyla var bende.”

“Bu ne hoş… Çok güzel bir hayatın var öyleyse. Peki, neden hiç gülmüyorsun bu akşam?”

Çocuğun söyleyeceklerine ilk kez karşılaştığım esrarengiz bir sandığın kapağını aralar gibi merak duyuyordum.

“Her şeyim var ama bunlar güzel bir hayat için gerekli değil. Uzaktan kumandalı arabalarım, yürüyebilen robot adamlarım, filmlerdekine çok benzeyen oyuncak silahlarım arasında bir başıma yaşıyorum.”

Çocuğun sıkıntısını anlamıştım. Onunla oturup uzun uzun konuşmak, hayata bakışında olumlu etkilerde bulunmak isterdim ama mekândan ayrılma vaktim yaklaşıyordu. Ayrıca Ahmet’e o uyumadan eve yetişeceğime dair söz vermiştim, mutlaka beni bekliyordu o an.

“Henüz çok küçüksün, yaşamın istemeyeceğin kadar sürprizler çıkaracak karşına. Sayamayacağın kadar sevdiğin insanlar olacak çevrende zamanla” dedim gülümseyen gözlerle çocuğa bakarak. Ardından, görevimi tamamlamadan önce son kez etrafta dolaşmak üzere o masadan ayrıldım.

Masadaki tabaklardan boş yer kalmamasına rağmen hala garsonlara siparişler yağdıran insanların arasından geçtim. Farklı ülkelerin mutfağından, adını dahi bilmediği yemekleri hızlı hızlı yemeye çalışanlara sahte gülümsemelerle baktım. Çocuğuyla ilgilenmediğim için tehditler savuran kötü kalpli fabrikatör görünümlü adama istemeden boyun eğdim. Bir sonraki gidecekleri mekâna, beni de yanlarında götürmek için teklifte bulunan ‘sonradan görme’ şeklinde tanımlanabilecek kalabalıktan hızla uzaklaştım. Hoyratça indirilip kaldırılan çatal, kaşık ve tabak seslerinin giderek şiddetlendiğinin farkına vardım. Etraftaki hareketlilikten başımın döndüğünü hissettim ve o an saatin bir buçuk olduğunu öğrendim.

Noel baba kıyafetlerimi hızlıca çıkarıp oradan ayrıldım. İlerlemekte olduğum cadde üzerindeki tüm mekânlarda yılbaşı eğlencesi tüm hareketliliğiyle sürmekteydi. Eğlence sadece mekânlarla sınırlı kalmamış, yollara da taşmıştı. Tüm akşam boyunca eşlik ettikleri şarkılarla yetinememiş olanlar, şimdi caddede yüksek sesle eğlenmeye devam ediyordu. Farklı farklı şarkıları birbirine karıştırarak seslendiren sarhoşlar, kahkahasını nedensiz şekilde dakikalarca uzatanlar ve her fırsatta hayata isyan etmesine rağmen şimdi etrafa mutluluk saçma rolünde olan dostlar, eve giderken yol boyunca beni yalnız bırakmadılar.

Eve yaklaştığımda salonun ışığının yanmakta olduğunu fark ettim. Tahmin ettiğim gibi hala beni bekliyor olmalılardı. Ahmet normalde geliş saatlerimde camda yolumu gözler olurdu ama şuan ya televizyon karşısında yılbaşı programlarıyla vakit geçiriyorlar ya da birbirlerine yeni yıla dair umutlarından bahsediyorlardı.

Tek katlı evimizin dış kapısını yavaşça açtım televizyondan geldiğini düşündüğüm bir ses dışında evde hiçbir hareketlilik yoktu. Yoksa onlar uyumadan yetişememiş miydim? Bu düşüncenin etkisiyle içime bir huzursuzluk duygusu çöreklendi. Tedirgin adımlarla salona doğru ilerlediğimde eşimin koltukta uyukluyor olduğunu gördüm. Ahmet odasına gidip derin bir uykuya dalmıştı. Kendisine, o uyumadan mutlaka eve varacağımı ve yeni yılın ilk saatlerinde beraber zaman geçireceğimizi söylemiştim. Gün içinde çok sayıda çocuğa anlattığım Noel baba hikâyelerinin hepsini ona da anlatacaktım ama geç kalmıştım.

Televizyonda açık bırakılan kanalda, daha önce hiç denk gelmediğim bir dizi oynamaktaydı. Dizide de o an konu yılbaşıydı; ekranda bizimkine benzeyen bir salonda, bizimkine hiç benzemeyen gösterişli bir yılbaşı sofrası görünmekteydi. Eşimin bu akşam için hazırladığı sofra, hala yerinde durmaktaydı, sade bir görünüme sahipti ama bizler için, özel bir güne özgü olduğu rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

Uyandırmak için Canan’ın olduğu koltuğa yaklaşıp yavaşça seslendim. Her zamanki gibi, duyduğu ilk sesle hafif uykusundan çabucak uyanıp başını doğrulttu.

“Geldin mi, Ahmet uykusuzluğa dayanamayıp odasına gidince bende burada sızıp kalmışım.” dedi Canan.

“Keşke yetişebilseydim, yeni yıla sizlerle girebilmeyi çok isterdim ama elimde değil işte, ekmek parası yüzünden bu yılbaşı akşamında da yanınızda olamadım.”

“Yılbaşı akşamı ya da sıradan başka bir gün, ne fark eder? Sen değil misin bunları yapay mutluluklar için kutlanan günler şeklinde ifade eden? Biz zaten sıcak yuvamızda mutlu bir hayat sürüyoruz. Bak sehpanın üzerinde Ahmet’in sana bir yeni yıl hediyesi var. Vermek için bekledi ama uykuya direnemedi.”

Canan’ın eliyle işaret ettiği sehpaya baktım. Üzerinde bir resim vardı. Alıp dikkatle baktım, bir kadın, bir erkek ve küçük bir çocuk beraber denizde bir gemiyle ilerliyordu, tam karşılarındaysa onları gülümseyerek bekleyen bir güneş vardı.

Ne sert dalgalar ne de denizi çevreleyen kayalıklar bu yolda mutluluğa ulaşmaya engel olabiliyordu...

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 03.02.2012)

 

 

Davetsiz Misafir

“Seni çok özledim hayatım. Keşke sen de yanımda olsaydın da yeni yıla birlikte girebilseydik. Burada yeni yıl için yapılan hazırlıklar öyle gösterişli ki bu ışıltılı ortamı senin de görmeni çok isterdim.” demişti eşi telefonda.

Çalıştığı şirket, bir grup iş arkadaşıyla birlikte Selim’i Amerika’ya göndermişti. Meral eşini görmeyeli bir ayı ...

Davetsiz Misafir

“Seni çok özledim hayatım. Keşke sen de yanımda olsaydın da yeni yıla birlikte girebilseydik. Burada yeni yıl için yapılan hazırlıklar öyle gösterişli ki bu ışıltılı ortamı senin de görmeni çok isterdim.” demişti eşi telefonda.

Çalıştığı şirket, bir grup iş arkadaşıyla birlikte Selim’i Amerika’ya göndermişti. Meral eşini görmeyeli bir ayı geçmişti, o da Selim’i çok özlemişti. Eşinin bu içten konuşmasından etkilenmiş ona vermek için sabırsızlandığı haberi, telefonda söylemekten son anda vazgeçmişti. Bir sürpriz yapıp Selim’in yanına gitmeliydi. Bu harika haberi eşinin gözlerinin içine bakarak vermesinden daha güzel bir yılbaşı hediyesi olabilir miydi? Telefon da onu dinlerken aniden aklına gelen bir fikirdi bu. Hem yıllar önce yabancı dil eğitimi için gittiği o yerleri yeniden görmek, yeni yılda eşinin yanında olmak onu da çok mutlu edecekti.

 

DAVETSİZ MİSAFİR

Aynur TURAN

“Seni çok özledim hayatım. Keşke sen de yanımda olsaydın da yeni yıla birlikte girebilseydik. Burada yeni yıl için yapılan hazırlıklar öyle gösterişli ki bu ışıltılı ortamı senin de görmeni çok isterdim.” demişti eşi telefonda.

Çalıştığı şirket, bir grup iş arkadaşıyla birlikte Selim’i Amerika’ya göndermişti. Meral eşini görmeyeli bir ayı geçmişti, o da Selim’i çok özlemişti. Eşinin bu içten konuşmasından etkilenmiş ona vermek için sabırsızlandığı haberi, telefonda söylemekten son anda vazgeçmişti. Bir sürpriz yapıp Selim’in yanına gitmeliydi. Bu harika haberi eşinin gözlerinin içine bakarak vermesinden daha güzel bir yılbaşı hediyesi olabilir miydi? Telefon da onu dinlerken aniden aklına gelen bir fikirdi bu. Hem yıllar önce yabancı dil eğitimi için gittiği o yerleri yeniden görmek, yeni yılda eşinin yanında olmak onu da çok mutlu edecekti.

“Sıkma canını bir tanem, daha birlikte geçireceğimiz çok yılbaşı olacak… Oradaki işleriniz ne zaman bitecek? Ne zaman döneceksiniz?”

“Bir ay kadar daha sürecek sanırım, sonra döneceğiz. İyi ki arkadaşlarla birlikteyiz de birbirimize destek oluyoruz. Yoksa yabancı bir ülkede yalnız kalmak katlanılacak gibi bir şey değil.”

Meral, telefon görüşmesi bittikten sonra hemen birkaç yeri aradı. Planını uygulamaya koyma konusunda sabırsız ve heyecanlıydı. İş yerinden izin aldı, uçak biletini ayırttı ve doğruca eve gitti. Birkaç gün için ihtiyaç duyacağı her şeyi ayarladı, valizine yerleştirdi.

Selim’le üç yıldır evliydiler, artık çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Meral hamile olduğunu öğrendiğinde ,“Herhalde kaderin cilvesi dedikleri böyle bir şey.” diye geçirmişti içinden. Böyle mutlu bir haberi vereceği sırada eşi kilometrelerce uzaktaydı. Bu haber telefonla verilmemeliydi. Selim’e baba olacağını söylemek için yanına gitmek harika olacaktı. Meral her zaman hatırlayacakları güzel bir sürpriz hazırladığını düşünüyor bu fikirden ötürü kendini takdir ediyordu. Gerçi eşi sakin tabiatlı biriydi, sürprizlerden pek hoşlanmazdı ama bu beklenmedik ziyaretinin Selim’i mutlu edeceğinden emindi.

Öyle heyecanlıydı ki, yolculuk hiç bitmeyecek gibi gelmişti Meral’e ama bitmişti. İşte Amerika’daydı ve içi içine sığmıyordu. Şirketin yılbaşı akşamı için otelde küçük bir kutlama yapacağını, eşinin de bu eğlenceye katılacağını biliyordu. Doğruca otele varmalıydı. Gümrükten çıkar çıkmaz hemen bir taksiye bindi ve adresi verdi. Selim’i ne çok özlemişti. Selim, vereceği habere ne çok sevinecekti. Buraya gelmekle ne iyi etmişti. Taksi otele yaklaştıkça heyecanı artıyordu.

Hesaplarında yanılmıyordu. Selim’i eğlenceye katılmadan önce görebilecek, sürpriz haberini verebilecekti. Sonra belki birlikte katılırlardı eğlenceye. Belki de başka bir yere giderler, baş başa, daha özel, daha güzel karşılarlardı yeni yılı.

Selim, hiç beklemezken, aklının ucundan bile geçirmezken Meral’i karşısında görünce ne yapacak, nasıl davranacaktı acaba? Karşılaşmalarıyla ilgili türlü görüntüler geçiyordu Meral’in zihninden. Otele yaklaştıkça sabırsızlığı artıyor, kalp atışları hızlanıyordu.

İlk işi resepsiyondaki görevli bayanla konuşmak oldu. Bayan, Meral’in eşine yeni yıl sürprizi yapmak üzere kilometrelerce yolu gelişinden etkilenmiş, sürprizin bozulmasına gönlü razı gelmediğinden Selim’in odasını arayıp eşinin geldiğini söylemekten vazgeçmişti.

Meral, asansöre bindiğinde eşiyle karşılaşma anını gözünde canlandırmaya çalışıyor, ona ne diyeceğine bir türlü karar veremiyordu. “Sürpriizzzz… Baba olacağını söylemeye geldim aşkım… Mutlu yıllar…” demek fena olmazdı. Aslında daha güzel sözler de bulabilirdi. Nasıl olsa kapı açılıncaya kadar vakti vardı. Aklına mutlaka güzel bir şeyler gelecekti.

Oda kapısının önünde kendine şöyle bir çeki düzen verdi, sonra kapıyı çaldı, heyecanla beklemeye başladı. Kapı açıldığında “Sürpriz!” diyemedi, kalakaldı. Karşısında üzerinde geceliğiyle güzel bir kadın duruyor ve ne istediğini soran gözlerle ona bakıyordu. “Olamaz, yanlış kapı!” diye düşündü. Tam özür dilemeye hazırlanıyordu ki “Oda servisi mi hayatım?” sözleriyle irkildi. Sesi tanımıştı, Selim’indi. Zaten çok geçmeden de çarşafa sarınmış olarak Selim kapıya geldi.

“Bu ne hal?” diyebildi Meral, gerisini getiremedi. Ne söyleyeceğini bilmiyordu çünkü… Avazı çıktığı kadar bağırmak, haykırmak, ağlamak istiyordu ama dili tutulmuştu sanki. Donmuş kalmıştı. Öyle şaşırmış öyle yıkılmıştı ki ne dese yetersiz kalacaktı. Aslında oradan bir an önce kaçmalı, uzaklaşmalıydı ama onu da yapamadı… Dizlerinin bağı çözüldü, oracığa yığıldı kaldı.

Meral, gözlerini açtığında yatakta buldu kendini. Selim de başucundaydı. Giyinikti. Odada ikisinden başka kimse yoktu. Tiksindi. Selim’den, ona kapı açan gecelikli kadından, sürpriz için yaptığı plandan, Amerika’dan, dünyadan, her şeyden tiksindi. “Gitmeliyim.” dedi toparlanmaya çalışırken. Selim, pişkin bir sesle: “Bunu konuşalım, gitme.” diyerek kolundan tutmaya kalkışınca suratına öyle bir tokat patlattı ki… Selim neye uğradığını anlayamadı. Sonra bir daha, bir daha vurdu; kendini kaybetmişti neresi denk gelirse gelsin vuruyordu… Selim aldığı darbelerden kendini korumaya çalışsa da karşılık sayılacak hiçbir harekette bulunmuyordu. Meral, Selim’i bırakıp odaya yöneldi; önüne gelen her şeyi devirdi, dağıttı. İyice yorulmuştu. Sonra sinirleri boşaldı, sarsıla sarsılsa ağladı. “Nasıl yapabildin bunu bize?” diyor, başka şey diyemiyordu.

Nice sonra ayağa kalkarak Selim’in yüzüne nefretle baktı. “Yazıklar olsun!” dedi ve kapıyı çarparak çıktı. Oteli terk ettiğinde artık sadece karnındaki bebeği düşünüyordu.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 30.01.2012)

 

 

 

Çaresiz

Melda, yorgundu fakat daha okuması gereken dava dosyaları vardı. Oturduğu yerden kalkıp su içmeye mutfağa gitti. Masadan kalkmışken birkaç saat önce uykuya dalan kızını kontrol etmek istedi. Tam da onun odasına yaklaşmıştı ki hayatında hiç duymadığı garip bir gürültüyle neye uğradığını şaşırdı. Çok derinden gelen bir uğultunun ardından şi...

Çaresiz

Melda, yorgundu fakat daha okuması gereken dava dosyaları vardı. Oturduğu yerden kalkıp su içmeye mutfağa gitti. Masadan kalkmışken birkaç saat önce uykuya dalan kızını kontrol etmek istedi. Tam da onun odasına yaklaşmıştı ki hayatında hiç duymadığı garip bir gürültüyle neye uğradığını şaşırdı. Çok derinden gelen bir uğultunun ardından şiddetli bir sarsıntı başlamıştı. Melda sağa sola öyle güçlü savruluyordu ki, üç beş adım uzağındaki kızının odasına ulaşamayacağı korkusu yaşadı.

Ona çok uzun gelmesine rağmen belki de birkaç saniyede kızının odasına ulaştığında sallantıdan dengesini kaybedip yere düştü. Sena’nın yatağına paralel bir şekilde boylu boyunca yerdeydi şimdi. Kızı da uyanmıştı. Korkmuştu ve ağlıyordu. Hızlı düşünmesi gerekiyordu, deprem olduğunun ayrımındaydı fakat ne yapması gerektiğiyle ilgili hiç bir şey aklına gelmiyordu. Kolunu uzatıp alelacele Sena’yı üzerindeki örtüyle beraber aşağı; yanına çekti. Bunu yapmamış olsaydı kızı, az sonra yatağın üzerine düşen tavanın ağırlığıyla ezilmiş olacaktı. Sena’ya sıkıca sarıldı. Daha önce böyle bir felaket yaşamamıştı, çok korkuyordu.

 

ÇARESİZ

Aynur TURAN

Melda, yorgundu fakat daha okuması gereken dava dosyaları vardı. Oturduğu yerden kalkıp su içmeye mutfağa gitti. Masadan kalkmışken birkaç saat önce uykuya dalan kızını kontrol etmek istedi. Tam da onun odasına yaklaşmıştı ki hayatında hiç duymadığı garip bir gürültüyle neye uğradığını şaşırdı. Çok derinden gelen bir uğultunun ardından şiddetli bir sarsıntı başlamıştı. Melda sağa sola öyle güçlü savruluyordu ki, üç beş adım uzağındaki kızının odasına ulaşamayacağı korkusu yaşadı.

Ona çok uzun gelmesine rağmen belki de birkaç saniyede kızının odasına ulaştığında sallantıdan dengesini kaybedip yere düştü. Sena’nın yatağına paralel bir şekilde boylu boyunca yerdeydi şimdi. Kızı da uyanmıştı. Korkmuştu ve ağlıyordu. Hızlı düşünmesi gerekiyordu, deprem olduğunun ayrımındaydı fakat ne yapması gerektiğiyle ilgili hiç bir şey aklına gelmiyordu. Kolunu uzatıp alelacele Sena’yı üzerindeki örtüyle beraber aşağı; yanına çekti. Bunu yapmamış olsaydı kızı, az sonra yatağın üzerine düşen tavanın ağırlığıyla ezilmiş olacaktı. Sena’ya sıkıca sarıldı. Daha önce böyle bir felaket yaşamamıştı, çok korkuyordu.

Düşen eşyalar, kırılan camlar, esneyen demirler… Türlü seslerin birbirine karışmasıyla oluşan gürültü devam ediyordu. Bağıran, haykıran, ağlayan insan sesleriyle içi ürperdi ve çaresizliğini iliklerine kadar hissetti. Her yer kapkaranlıktı. Gecenin karanlığı elektriklerin de kesilmesiyle zifiri karanlığa dönüşmüştü. Yanındaki yavrusunun korkuyla bakan gözlerinin ışığından başka hiçbir şeyi görmüyordu. Sallantının geçtiğini fark ettiğinde bulundukları yerden biran önce çıkmayı istedi. Kımıldamaya çalıştı ama nafile… Hareketini engelleyen ağır bir eşyanın üzerlerinde olduğunu anladığında ağlamak geldi içinden, kızını daha da korkutmak istemediğinden, tuttu kendini ağlamadı. Herhalde üzerlerinde duran ağır şey gardıroptu.

Beklemekten başka çaresi olmadığını anladığında kahroldu. Ne yapacağını bilemiyordu. Kızı panik halindeydi ve sürekli aynı soruları soruyordu. Melda da sabır ve anlayışla hep aynı cevapları veriyordu. Altı yaşında bir çocuk böyle bir felaketi nasıl anlayabilecekti ki? Onu yatıştırmak için Melda sürekli konuştu. Bir yandan da eşini, annesini, babasını düşündü. Eşinin olanları duyması biraz geç olacaktı, işi gereği yurt dışındaydı. “Belki o duyup da gelene kadar kurtulmuş oluruz.”diye ümitlenmeye çalıştı. Ya annesi babası? Duyunca perişan olacaklar, hemen otobüse atlayıp geleceklerdi. Ne faydası olacaktı, hiç. En iyi ihtimalle birkaç gün sürerdi bulunmaları. Yedi katlı binanın dört katı üzerlerinde olmalıydı. Nerede olduklarını kim nasıl anlayacaktı? Onlara kim, nasıl yardım edecekti?

Çaresizdi. Elinden hiçbir şey gelmiyordu, sıkışıp kalmışlardı buraya. Yavrusu kurtulsa bari… Melda bunları düşünürken artçı bir sarsıntıyla bulundukları alan iyice daraldı, ayaklarının üzerinde az öncekinden daha fazla ağırlık hissetmeye başladı. Göğsündeki baskı nefes alırken canını yakıyordu. Sena da ilk halinden daha kötü bir pozisyondaydı, annesiyle yatak arasında biraz daha ezilmişti. Melda kızının sıkışmasını önleyecek bir şey yapamadığı için kahroluyordu.

Zaman kavramını kaybetmişti Melda. Yarı baygın yarı ayık, aç susuz kaç gün geçirdiklerini bilmiyordu. Arandıklarına dair etraflarında bir faaliyet hissetmediği gibi seslenmelerine de hiçbir yanıt alamıyordu. Artık kurtarılabilecekleri umudunu yitirmişti. Çok yorgun ve bitkindi, hiçbir uzvu ona ait değildi sanki. Vücudunun her yanı uyuşmuştu ve sızlıyordu. Sena nasıldı acaba? Küçücük kızının daha da kötü durumda olabileceği düşüncesi karabasan gibi çökmüştü üzerine. Sena kendini kaybetmiş baygın gibiydi. Kıpırdanmaları azalmıştı. Artık soru da sormuyordu. En son ne zaman konuşmuşlardı ki? Neden hatırlamıyordu? Kızı için endişeleniyor, içinden sürekli kendine kızıp duruyordu. Gözleri kapalı olan kızını şöyle bir sarstı, zar zor yokladı. Biraz da üşümüş müydü neydi? “Sıkışıklıktan doğru dürüst kan dolaşımı olmuyordur.” diye düşünmeye zorladı kendini.

Tekrar denedi; sarstı, seslendi, bağırdı, azarladı... Kızında ses yoktu, kıpırdama yoktu, en ufak bir hayat belirtisi yoktu… İşte o zaman avazı çıktığı kadar, bağıra bağıra, haykıra haykıra ağladı, ağladı… Melda için asıl şimdi deprem olmuştu ama bu kez sadece evi değil dünya başına yıkılmıştı...

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 30.01.2012)

 

 

 

Görürsün Gününü

Bu çocukça, sinsi inatlaşmanın böyle sonuçlanacağı hiç aklıma gelmezdi. İlkokul beşinci sınıftaydım. Okulumuz köyün alt tarafında etrafı duvarla çevrili geniş bir alanın içinde kurulu eski bir binaydı. Lojman ve okula ait bir tarla da bu alan içindeydi. Çınar, dut ve kavak ağaçlarının olduğu kısımlar dışında öğrencilerin oynaması için ayr...

Görürsün Gününü

Bu çocukça, sinsi inatlaşmanın böyle sonuçlanacağı hiç aklıma gelmezdi. İlkokul beşinci sınıftaydım. Okulumuz köyün alt tarafında etrafı duvarla çevrili geniş bir alanın içinde kurulu eski bir binaydı. Lojman ve okula ait bir tarla da bu alan içindeydi. Çınar, dut ve kavak ağaçlarının olduğu kısımlar dışında öğrencilerin oynaması için ayrılan birkaç dönümlük çevrili yeri saymazsak geri kalan arazi muhtarın her yıl dostlarına ucuz fiyata icara verdiği ve köylülerin, hayvanlarını her hasat sonrası örkledikleri büyük bir tarlaydı. Tarlayla okul bahçesini ayıran sınırı, çöp atma alışkanlığı kazanalım diye öğretmenimizin, kenarlara kalın çıtalara çakarak diktiği kırmızı renkli çöp tenekeleri belirlerdi.

Öğretmenimiz tek dersliğin içinde beş sınıfı da okutmaya çalışan, çoğu zaman güler yüzlü olsa da kurallara uymayan öğrenciler karşısında sinirlenen mesleğinde yeni birisiydi. Onu hem severdik hem de ondan korkardık. Ders çalışmamızı engellediğini düşündüğü için misket oynamamızı sadece okulda değil köyün her yerinde yasaklamıştı. Bunun şaka olmadığını da bir pazartesi günü ilk derste bir takvim yaprağına not ettiği adları okuyarak tahtaya çıkardığı üç öğrenciyi iyice haşlayarak ispatlamıştı.

 

GÖRÜRSÜN GÜNÜNÜ

Mehmet Fatih MÜLAYİM

Bu çocukça, sinsi inatlaşmanın böyle sonuçlanacağı hiç aklıma gelmezdi. İlkokul beşinci sınıftaydım. Okulumuz köyün alt tarafında etrafı duvarla çevrili geniş bir alanın içinde kurulu eski bir binaydı. Lojman ve okula ait bir tarla da bu alan içindeydi. Çınar, dut ve kavak ağaçlarının olduğu kısımlar dışında öğrencilerin oynaması için ayrılan birkaç dönümlük çevrili yeri saymazsak geri kalan arazi muhtarın her yıl dostlarına ucuz fiyata icara verdiği ve köylülerin, hayvanlarını her hasat sonrası örkledikleri büyük bir tarlaydı. Tarlayla okul bahçesini ayıran sınırı, çöp atma alışkanlığı kazanalım diye öğretmenimizin, kenarlara kalın çıtalara çakarak diktiği kırmızı renkli çöp tenekeleri belirlerdi.

Öğretmenimiz tek dersliğin içinde beş sınıfı da okutmaya çalışan, çoğu zaman güler yüzlü olsa da kurallara uymayan öğrenciler karşısında sinirlenen mesleğinde yeni birisiydi. Onu hem severdik hem de ondan korkardık. Ders çalışmamızı engellediğini düşündüğü için misket oynamamızı sadece okulda değil köyün her yerinde yasaklamıştı. Bunun şaka olmadığını da bir pazartesi günü ilk derste bir takvim yaprağına not ettiği adları okuyarak tahtaya çıkardığı üç öğrenciyi iyice haşlayarak ispatlamıştı.

Ben çalışkan sayılan ama yaramazlıktan da zevk alan bir çocuktum. Suçüstü yakalandığım anda öğretmenin eli kulağımda bitiverirdi. Derslerde gürültü yapamazdık ama teneffüslerde koşturmaktan ve kudurmaktan hışımız çıkardı. Kovalamaca, çizgi, yakan top, çelik, birdirbir, elim sende, moça, dokuz çubuk gibi türlü oyunlarla çocukluk hayatımızın heyecanını doyasıya yaşardık.

Bir gün yine öğretmenimizin lojmana giderken verdiği uzun bir teneffüste oyunlara dalmıştık. İki gruba ayrılıp kovalamaca oynuyorduk. Bizim grup kaçmaya başlayınca benim peşime hep Gamze takılıyordu. Bana karşı uzun bacaklarının ve güçlü vücudunun avantajını iyi kullanıyor ve ben daha oyunun tadını çıkaramadan beni yakalıyordu. O, yaşıtlarına göre iri; bense biraz çelimsizdim. Daha bize sıra gelip de kaçmaya başlamadan gözünü bana kestirdiğini sinsi gülüşünden anlıyordum. Hiç kimsenin peşinde koşmayarak kısa sürede beni önlüğümden tutuyor sonra da o sarı dişlerini göstere göstere zevkle gülüyordu. Kerpeten gibi elleri sıra onlara gelinceye kadar önlüğümü bırakmıyordu. İntikam duygum onu yakalamaya yetmeyince uzaktan otuz iki dişini göstererek kahkahayı basıyordu.

Gamze fazla arkadaşı olmayan bir kızdı. Babası tarlalarda amelelik yaparak beş çocuklu ailesini geçindirmeye çalışan gariban bir adamdı. Annesinin ise pek pasaklı ve tembel olduğu söylenirdi. Bu iddia haksız da sayılmazdı. Saçları taralı, eli yüzü yıkanmış ve önlüğü düzgün kızların yanında Gamze, ablasından kalma kirli önlüğü, keçeleşmiş saçları ve her daim pis kokusuyla hemen kendini belli ederdi. Diğer çocuklara bit bulaştırmasın diye öğretmen kaç defa yıkanması için annesine yollamıştı. Tırnaklarında çamur, kulağında kir eksik olmazdı. Kafası da fazla çalışmazdı. Tembeldi. Okumayı ancak ikinci sınıfta sökebilmişti. Bir defasında birinci sınıftayken okula habersizce gelen müfettişler karşısında telaşlanan öğretmen müfettişler daha kapıdan girmeden Gamze’yi pencereden evine yollamıştı. Grup çalışmalarına diğer öğrenciler tarafından alınmak istenmemesinin nedeni derslerindeki yetersizliğinden çok etrafına yaydığı o sidiğe benzer kokuydu. Bakımı zayıf olsa da gücü kuvveti yerindeydi. Gamze’nin, neredeyse sadece bulgur pilavı yiyerek bu iri cüsseye sahip olması; oğlunu sütle, etle beslemeye çalışan annemi hep şaşırtmıştı zaten.

Gamze birkaç gün böyle oyunlarda benim rakibim olmaya ve beni saf dışı etmeye devam etti. Beni her yakaladığında o çirkin kahkahasını atarak ite kaka götürüyordu. Bir kıza yenilmek zoruma gitmeye başladı. Tepem attı. Sonunda dayanamayarak oyundaki bir kargaşa anında yapıştığım saçlarını bütün gücümle çekip yoldum. Canı çok acımış olacak ki ortalığı inleten bir çığlık attı. Hışımla beni yakalamaya davrandı, elinden zor kurtuldum. Ama öcünü beni öğretmene şikâyet ederek aldı. Güya dün cami önünde arkadaşlarla misket oynamışım. “Yok, ben oynamadım öğretmenim sadece oynayanları seyrediyordum!” demeye kalmadan bir şahidin itirafıyla cezayı yedik. Kırmızı kulaklarla yerime otururken Gamze elini böğrüne değdirip bana “Oh olsun!” yapıyordu.

Sonraki gün sinsi planımı devreye soktum. Teneffüste okul duvarının yanındaki arktan küçük bir kurbağa yakaladım ve onu içine su doldurduğum poşete koyup önlüğümün altında sakladım. Derse girerken kurbağayı Gamze’nin yakasından aşağı sırtına bıraktım ve kaçtım. Sonra da Gamze’nin, eline geçirdiği ilk öğrenciyi öfkeyle hırpalayışını uzaktan seyrettim. Asıl suçlunun ben olduğumu anladığında kızgınlığı geçmişti. Ya da ben öyle sanıyordum. Nereden bilebilirdim oturacağım sıraya raptiye koyacağını. Öğretmenin gölgesinde Gamze’ye zafer sırıtışları atarken yerime oturdum. Oturmamla ayağa fırlamam bir oldu. Kaba yerlerime iğneler batırıldı sandım. Etimi acıtan raptiye değil sanki karşımda sırıtarak bani ısıran o kirli kazma dişlerdi.

Öğretmen verdiği ödevlere çok önem verir ve muhakkak tek tek bütün defterleri kontrol ederdi. Bunu fırsata çevirmeye karar verdim. Ne yapıp edip Gamze’nin defterini ele geçirmeliydim. Bir arkadaşa, teneffüste Gamze’yi bir bahaneyle dışarı çağırmasını ve oyalamasını istedim. Dediğimi yaptı. Hemen koşup çantasından kenarı kırış kırış olmuş o pis defterini aldım. Yarım yamalak yaptığı ödevin bulunduğu yaprakları yırttım ve çöpe attım. Dışarı çıkıp neşeyle Gamze’nin alacağı cezayı düşünmeye ve kıkır kıkır gülmeye başladım. Ders bitince öğrenciler evlerine dağılırken ödev yapmayanlar ise okulun içini temizlemek için kaldılar.

Gamze’den kurtulmuştum. Benim yaptığımı bilmediği için artık bana ilişmeyecekti. Onunla aynı oyunların içine girmedim. Uzak durdum. O da bana yaklaşmadı zaten. Öğle arası erkekler kendi aramızda oynuyorduk. Peşime takılandan kurtulmak için tarlayı boydan boya kat etmiş ve okulun etrafında iki tur atmıştım. Soluk soluğa köşeyi dönüyordum ki önümde beliriveren bir ayağa takıldım ve bir metre öteye, çakıl taşlarının içine, uçtum. Neye uğradığımı şaşırdım. Avuçlarım ve dizim yüzüldü. Yerde acı içinde kıvranırken zevkten dört köşe olmuş Gamze’nin kahkahası kulağımı tırmaladı. Bu kahkaha değil adeta bir kişnemeydi. Öfkeden kudursam da üstüne atılmaya cesaret edemedim çünkü beni rahatlıkla döverdi. Arkadaşımı sıkıştırıp ağzından adımı alınca ödevini yırttığımı anlamıştı. Bana “Ödeştik!” deyip gitti.

O çelmeyi içime sindiremedim. Altta kalmak istemiyordum. Bir gün sonra bile öfkem hala geçmemişti. Ona çok iyi bir ders vermeliydim, yerde acıdan debelenen bir inek gibi böğürmesini istiyordum. Neye karar vereceğimi düşünürken tarlaya gidip cebimi pıtırak tohumlarıyla doldurdum. Başladım Gamze’nin o koyun tüyü gibi sert ve kabarık saçlarına atmaya. Saça iyice yapışan pıtıraklar çıkmazdı. Gamze’nin beni kovalamaya başlaması fazla sürmedi. Arkamdan bağıra çağıra geliyordu. Okulu birkaç defa turladıktan sonra tarlaya doğru kaçtım. İt gibi yorulmak nedir bilmiyordu. Örklenmiş birkaç ineğin süsmesinden sakınarak peşimdeki azmandan kurtulmaya çalıştım. Tarlayı boydan boya geçtik, nefesim kesilmeye başladı. Yakalanırsam beni çiğ çiğ yiyeceği belliydi. Geriye dönüp avucumdaki bütün cephanemi fırlattım. İşte o an hiç beklenmedik bir şey oldu. Bu sefer bu dikenli kuru tohumların hepsi az önce yanından geçtiğim atın karnına ve baldırına isabet etti. Huylanan hayvanın tepkisi gecikmedi. Canı yanmış olacak ki sinek olmadığını düşündüğü düşmanına karşı çifteyi savurdu. Gamze hırsla beni yakalamaya odaklandığı için hiçbir şeyi fark edemedi ve atın o sert tekmesi Gamze’nin kafasında patladı. Kızcağız yediği darbenin etkisiyle ayakları yerden kesildi ve iki metre öteye serildi. İlk önce bilinçsizce güldüm; belasını buldu, dedim içimden. Çok geçmeden yüzümdeki gülüş yerini endişeye bıraktı çünkü Gamze hiç kımıldamadı. Düştüğü yerde hareketsizce yatıyordu. Koşarak yanına geldim. Dudağından sızan kan boynuna doğru akıyordu. Birkaç dişi kırılmış, birkaçı da eğrilmişti. Kaşının üzerinde mor bir şişlik oluşmuştu. En korkuncu da gözlerinin sadece akının gözükmesiydi. Bu garip manzara karşısında içim ürperdi, ne yapacağımı şaşırdım. Okula telaşla koştum, öğretmenime haber verdim. Hemen gelip Gamze’yi kaldırdı ve arabasına yerleştirdi. Anne ve babasına haber etmemizi söyleyerek hastaneye gitti. Çok korkmuştum.

Gamze iki gün hastanede kaldıktan sonra evine getirildi. Bir süre evde yattı. Köylüler geçmiş olsuna gittiler. Annem de gitti, beni yanında götürmek istedi ama ben gitmedim. Utanıyordum. Kimse bilmese dahi atın çifte atmasına sebep olan bendim. Vicdanım pişmanlıkla sızlıyordu. Ona bakacak yüzüm yoktu.

Bir hafta sonra Gamze okula geldi. Onu tekrar gördüğüme çok sevindim, utanmasam arkadaşımın boynuna sarılacaktım. Kırık birkaç dişi dışında bildiğim Gamze’ydi bu. Beni görünce tebessüm etti; bana kızmadı, küsmedi. Elimde tuttuğum kurdeleyle süslenmiş paketi uzattım. Şaşırdı. İçinde kendisi için dikilmiş önlüğü ve çeşit çeşit renkli tokaları görünce çok sevindi. Güldü. Eliyle yanağıma dokunarak teşekkür etti. Biraz sert vurmuştu ama olsun!

Bütün yaşananları anneme üç gün önce anlattım. O da yaramaz oğlunun sebep olduğu bu duruma çok üzüldü. Pişmanlığımı görünce de kızmaktan vazgeçip beni teselli etmeye çalıştı ve sonra ilave etti:

“Bu kızı sevindirip onun gönlünü alalım oğlum!”

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 25.01.2012)

 

Noel Babanın Hediyesi

Şenol yeni yılın ilk sabahına başında şiddetli bir ağrı ile uyanmıştı. İçkiyi yine fazla kaçırmıştı. Gözlerini araladığında pencerenin önünde soğuktan birbirlerine yaklaşmış güvercinleri gördü. Lapa lapa yağan kar neredeyse güvercinleri beyaza boyamıştı. Güvercinlerin birbirlerine yakın durmalarına imrendi. Soğukta bile mutluydular. Yanın...

Noel Babanın Hediyesi

Şenol yeni yılın ilk sabahına başında şiddetli bir ağrı ile uyanmıştı. İçkiyi yine fazla kaçırmıştı. Gözlerini araladığında pencerenin önünde soğuktan birbirlerine yaklaşmış güvercinleri gördü. Lapa lapa yağan kar neredeyse güvercinleri beyaza boyamıştı. Güvercinlerin birbirlerine yakın durmalarına imrendi. Soğukta bile mutluydular. Yanına döndü. Karısı yanında yoktu. Evde bir sessizlik hâkimdi. Başına biri arada sırada çekiçle vuruyor gibiydi. Yakasını bırakmayan pişmanlığı onu rahatsız ediyordu. "Bir daha o zıkkımı ağzıma koymam." diye hem karısına, hem kendine sözler verse de bir türlü yapamıyordu. Ramazan ayında içkiyi bir daha ağzına koymamak üzere bırakıyor ama bayram geçer geçmez tekrar başlıyordu. Dün gece de bu zaafına yenik düşmüştü. Arkadaşları onu içki masasından zor kaldırmışlardı.

 

NOEL BABANIN HEDİYESİ

Melik Çağrı KÜÇÜKYILDIZ

Şenol yeni yılın ilk sabahına başında şiddetli bir ağrı ile uyanmıştı. İçkiyi yine fazla kaçırmıştı. Gözlerini araladığında pencerenin önünde soğuktan birbirlerine yaklaşmış güvercinleri gördü. Lapa lapa yağan kar neredeyse güvercinleri beyaza boyamıştı. Güvercinlerin birbirlerine yakın durmalarına imrendi. Soğukta bile mutluydular. Yanına döndü. Karısı yanında yoktu. Evde bir sessizlik hâkimdi. Başına biri arada sırada çekiçle vuruyor gibiydi. Yakasını bırakmayan pişmanlığı onu rahatsız ediyordu. "Bir daha o zıkkımı ağzıma koymam." diye hem karısına, hem kendine sözler verse de bir türlü yapamıyordu. Ramazan ayında içkiyi bir daha ağzına koymamak üzere bırakıyor ama bayram geçer geçmez tekrar başlıyordu. Dün gece de bu zaafına yenik düşmüştü. Arkadaşları onu içki masasından zor kaldırmışlardı.

Karnının acıktığını fark etti. Saate baktı. Neredeyse ikindi vakti girmişti. Önce başındaki ağrının bir çaresine bakmalıydı. Yerinden güçlükle doğruldu. Mutfağa doğru yürürken karısı Şükran ve oğlu Poyraz'ın evde olmadıklarına şaşırdı. Bu kar kıyamette nereye gitmiş olabilirler diye düşünürken, mutfak masasına bırakılmış bir tencere dolusu yaprak sarmasını gördü. Kıtlıktan çıkmış gibi hemen eline bir çatal alıp tencereye saldırdı. Sarma en çok sevdiği yemekti. Tenceredekileri hızlıca ağzına atarken baş ağrısının yavaş yavaş azaldığını hissetti. Lokmaları afiyetle çiğnerken aklına bir soru takıldı: "Şükran nasıl oldu da bana sarma yaptı?" En son Şükran'ın ne zaman bu yemeği pişirdiğini hatırlayamıyordu bile. Belki de evlendikleri yıldı. Zamanla Şenol'un kabahatleri arttıkça evde bu yemek pişmez olmuştu. Şenol, karısının yeni yıl hediyesi olarak en çok sevdiği yemeği yaptığını gördüğünde çocuklar gibi neşelendi. Karısının böyle bir sürpriz yapması daha önce görülmüş şey değildi. Demek ki Şükran kocasının kıymetini anlamaya başlamış, sonunda ona haksızlık ettiğini fark etmiş olmalıydı.

Şenol, yeni yılın ilk sabahında bu küçük sürprizle keyiflenmişti. Bütün bir yıl da öyle geçecek diye hayal etti. Güzel, kalıcı bir iş bulmalıydı. Bu sayede eve daha çok para getirir; karısını, oğlunu akşam yemeklerinde güzel lokantalara çıkarabilirdi. Belki karısına ikinci çocuk meselesini de açabilirdi o zaman.

Tencerenin neredeyse yarısını bitiren Şenol’un karnı iyice doymuştu. Bir süre televizyon izlemeye karar verdi. Bir dedikodu programına rast geldi. Yeni yıla hangi ünlü, nerede ve nasıl girmişti... On, dokuz, sekiz diye bir bir geriye doğru sayan insanlar, kafalarında sivri külahlarla palyaçolara benzeyen yüzler, beynini başkasına emanet etmişçesine çılgınca dans edenler... Hepsi ne kadar boş, dedi içinden. Noel baba kıyafeti giymiş insanları görünce hayıflandı. Çünkü önceki gün kendisi de bir Noel baba kıyafeti giyiyordu. Demek öyle aptal görünüyordu. İşin kötüsü neredeyse karısına yakalanacaktı bu kılıkta. Karısı onu tanısaydı böyle keyifli geçebilir miydi bugünü? Bir daha ne olursa olsun bu saçma kılığa girmeyecekti. Elindeki bütün piyango biletlerini satacağını bilse bile... Ekranda Antalya'da denize atlayarak yeni yıla girenlere bakarken derin düşüncelere daldı.

Şenol’un da bir zamanlar kuru yük gemilerinde gemici olarak çalışırken yeni yıla denizde girdiği olmuştu. "Nerden nereye..." diye geçirdi içinden. Gemide yeni yıllar daha heyecanlı geçerdi. Hele bir de hava güzelse. Kıç tarafta mangal yakılır, aşçıbaşının hazırladığı sosa yatırılmış biftekler, butlar, kanatlar bir baştan diğer başa masaya konurdu. Mürettebat eline bir tabak alır, kendi etini kendisi pişirirdi. Burunlarından çıkana kadar yer, içerdi. Şenol da diğer gemiciler gibi mangalın başında bekleşirken limanlarda onu bekleyen sevgililerini hayal ederdi. Yediği etlerin kemiklerini denize atmayı da ihmal etmezdi. "Karada kedilerin kısmeti varsa, denizde de balıkların kısmeti var." derdi. Gemilerde yılbaşılar özeldi... Saat gece yarısını gösterdiğinde reisin işaretiyle zuladan son kullanma tarihleri geçmiş işaret fişeklerini getirir, ateşlerlerdi. Aslında bunları gemide barındırmak yasaktı ama kaptan buna göz yumardı. Herkes bu havai fişek gösterisinden büyük keyif alırdı. Sonra mürettebat birbiriyle kucaklaşır, asıl eğlence o zaman başlardı.

Deniz hayatının büyüsüne kapılan Şenol, kazandığı paraları içkiye ve limanlarda eğlenceye yatırmaya başlayınca işler ters gitmeye başlamıştı. Eve gönderdiği para her geçen ay azalmış, Şükran artık dayanamayıp Şenol’un çalıştığı şirkete giderek onu şikâyet etmişti. Kaptan, Şenol'u kamarasına çağırıp meseleyi açtığında güzel deniz günlerinin geride kalacağını hissetmişti zaten. Kendine engel olamıyordu bir türlü. Elinde avucunda ne varsa limanlarda geçirdiği güzel birkaç saat için harcıyor, maaş günü geldiğinde bankadan hüsranla dönen Şükran’ın boynu bükük kalıyordu. Bu iş böyle gitmezdi. Bir gün Şükran telefonda: "Başkasına muhtaç etme bizi be adam! Rezil ettiğin yetmiyormuş gibi bir de elin kadınlarına göz diktiğini söylüyorlar!" dediğinde Şenol kararını vermişti: Artık deniz hayatına son vermeli, karada güzel bir iş bulup ailesini mahcup etmemeliydi. Telefonu kapatırken karısına: "Söz veriyorum, seni çok mutlu edeceğim." diyebilmişti.

Eve döner dönmez hemen iş aramaya başladı. Karada iş bulmak tahmin ettiğinden de zordu. İş için görüşmeye gittiğinde ona daha önce neler yaptığı, hangi işlerden anladığı soruluyordu. Ancak onun güzel halat bağlayabilmesi, güvertenin temizliğinden, boyasından, raspasından anlaması kimseyi ilgilendirmiyordu. Günler, haftalar geçerken o hâlâ adam akıllı gelir getirecek bir iş bulamamıştı. Sudan çıkmış bir balığa dönmüştü adeta. Karada işler daha zordu. İnsanlar daha sabırsız ve acımasızdı. Baktı ki böyle olmayacaktı, sonunda pazarda meyve sebze satmaya karar verdi. Gemiden kalan üç beş kuruşu sermaye yaptı. Haftanın üç günü bir pazarda, iki günü başka bir pazardaydı. Kendine bu işi yediremese de eli mahkûmdu. Dünyayı gezmiş, görmüş, zengin sofralar donattırmış Şenol, şimdi o sofralara meze olan rokayı maydanozu satıyordu.

Pazarcılıktan kazandığıyla biraz belini doğrultabilmişti. Evde işler yoluna girmiş, Şükran'ın yüzüne bakarken daha az utanır olmuştu. Evdeki bu mütevazı huzur çok sürmeyecekti. Arkadaşlarının Şenol'u meyhaneye gitmeye ikna ettikleri bir gece eve sarhoş döndüğünde, Şükran bunun bir seferle kalmayacağını gayet iyi biliyordu. Yine de düzelir diye umuyordu. Bazı geceler Şenol'u sabahın ilk ışıklarına kadar bekliyor, kocasına bir fincan şekersiz kahve içirmeden yatmıyordu. Şenol'un eve bıraktığı para haftadan haftaya azalmaya başlayınca Şükran çabalarının boşa olduğunu anladı. Artık sadece Poyraz’ın mutluluğu için yaşayacaktı.

Şenol para yetiremez olunca başka işlere de el atmak zorunda kalmıştı. Eskiden olsa gururuna yediremediği için burun kıvıracağı, yüz çevireceği ne kadar iş varsa şimdi yapmak zorunda kalmıştı. Midye dolma satmaktan tutun da Ramazan davulculuğuna kadar... Sabahları evden çıkarken yalnızca “Ben işe gidiyorum.” derdi. Boya badanaya ya da hamallık yapmaya gidiyorum mu deseydi bir de? Şükran kocasının gururunu bilir, işleriyle ilgili soru sormazdı. İşte Şenol böyle kazandığı üç beş kuruşla günü kurtarmaya çalışıyordu. Şükran kocasının bu çabalarını görüyordu görmesine ama içki karşısındaki zayıflığı, denizde çalıştığı dönemlerde yaptığı hataları, çocuğunun rızkını hiç etmesi onu çileden çıkarıyordu. Kocasının çabaları bir türlü kabahatlerini görmezden gelmeye yetmiyordu.

Şenol televizyon izlemeye devam ederken dedikodu programlarından sıkılmış, haberleri dinlemeye başlamıştı. Büyük ikramiye yine dörde bölünmüştü. Talihliler ortaya çıkmak istemiyordu. Onun yerine talihlileri tanıyanlarla görüşüyorlardı haberciler. Kim bilir kaç kişi bugün benim sayemde mutlu; kaç kişi mutsuz, diye düşündü. Piyango işini ilk kez dün denemişti. Bir bilet bayisinin yılbaşı yoğunluğu nedeniyle yardımcı çalıştıracağını öğrenince hemen gidip konuşmuştu. Bayi sahibine ısrarla “Ben o kılıkta bilet satmasam?” dese de bayi bir türlü geri adım atmamıştı.

Mahallenin ağır adamı Şenol, aksakallı, pos bıyıklı, kocaman göbekli, soytarı şapkalı bir Noel baba olmak zorunda kalmıştı. Üstüne yağan kar da cabası... O dondurucu soğukta bilet satarken bir yandan vicdan muhasebesi yapıyordu.

Mahallelinin çok sevdiği, saygı duyduğu imam, arada bir Şenol’un uğradığı kahveye ikindiyle akşam vakti arasında gelir, çay eşliğinde sohbet havasında vaazlar verirdi. İşte bu vaazların birinde şans oyunlarının caiz olmadığından bahsetmişti. Diğerinde ise yılbaşı kutlamanın bir Müslüman’a yakışmadığından dem vurup o geceyi namazla tefekkürle geçirmek gerektiğini söylemişti. Bir yılın nasıl geçtiğinin muhasebesi yapılmalı, diye de eklemişti. Ama bir başka seferinde günah işleyen birinin tövbe edip bir daha bunları yapmazsa affedilebileceğini de söylememiş miydi hoca? Hem Ramazan’da davul çalıp ahaliyi sahura kaldırarak hayırlı bir iş yapan da kendisi değil miydi?

O uzun bilet kuyruğu bir türlü bitmek bilmemişti. Bu işten iyi para kazanmıştı üstelik. Şükran’ı da o kuyrukta göreceğini kim bilebilirdi? Karısının piyango bileti aldığına da ilk kez şahit olmuştu. O an kendinden utanmış, karısını ve oğlunu piyango biletinden medet umacak kadar muhtaç durumda bıraktığına üzülmüştü. Sıra ilerlerken içinden Şükran bilet almaktan vazgeçsin diye dua etse de karısı ısrarla sıranın kendisine gelmesini beklemişti. Karısı “Bir çeyrek versene…” dediğinde elindeki parayı hızlıca kapıp bilet destesini uzatmış, başını yana çevirmişti. Az kalsın yakalanacaktı karısına.

Şenol kâbusa dönen günü düşünürken kapı zilinin çalmasıyla irkildi. Şükran ve Poyraz gelmiş olmalıydılar. Çocuksu bir heyecanla kapıya yöneldi. Gelen Poyraz’ın mahalle arkadaşıydı. Poyraz’ı dışarıya çağırıyordu. Şenol hayal kırıklığına uğramıştı. “Poyraz evde yok.” diyebildi. Vakit bir hayli geçmişti. En iyisi evde pineklemek yerine kahveye gitmekti. Üzerini değişmek üzere yatak odasına gitti. Dolabı açtığında gördüklerine inanamadı. Şükran’ın kıyafetlerinin olduğu taraf neredeyse boştu. Montu, yeleği, kazakları… Çok eskimişlerin dışında hiçbiri yoktu. Şenol alt çekmeceyi çekti. Orası da boştu. Üstelik bavul da yoktu ortalıkta. Aklından bin türlü soru geçiyordu: “Annesine mi gitti? Neden haber vermedi? Başka bir adamla mı kaçtı? Poyraz nerede?” Hemen Poyraz’ın yattığı oturma odasına koştu. Yatağı yapılmış, oyuncakları sepete doldurulmuştu. Dolabını açtı. Onun da küçülenleri dışında hiçbir kıyafetini göremeyince çılgına döndü. Odanın perdelerini yırttı. Yılın güzel başlayan ilk günü bir kâbusa mı dönüyordu? Yoksa gerçekten bir kâbus mu görüyordu...

Bu bir şaka mıydı? Peki, masada duran sarmaya ne demeliydi? Mutfağa geçti. Sarma tenceresini aldığı gibi yere çarptı. Pirinç taneleri etrafa saçılmış, en sevdiği yemeğin kalanı halıya nasip olmuştu. “Sen hele bir eve gel de ben sana yapacağımı bilirim. Nankör kadın!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Derken çöp kutusunda duran mavi desenli saman kâğıda ilişti gözü. Üzerinde sıra sıra rakamlar yazan kâğıda. Hızlıca göz gezdirdi. Kalemle kâğıdı delercesine defalarca yuvarlak içine alınan yeri fark etti. “Son Yedi Rakamına Göre” yazan hanenin altındaydı. Şenol kendini yere bıraktı. O an ölmeyi çok istedi. Karısına verdiği sözü hatırladı. O sözü yerine getirmişti artık. Yaşamasının ne anlamı vardı ki? Dün tesadüfen de olsa kendi elleriyle onu çok mutlu etmişken...

Tüm bunlar olurken Şükran ve oğlu bindikleri otobüste karlı yolları aşıyorlardı. Beş yıldır yaşadıkları evden bir hayli uzaktaydılar. Şükran oğluna alacağı bisikleti, futbol topunu ve krampon ayakkabıları anlatıyordu. Bir milyoner değildi ama çok yakında hayatı boyunca kimseye muhtaç olmadan yaşayacak kadar parası olacaktı. Eve tekrar döner miydi? Bunu düşünmek için henüz erkendi.

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 25.01.2012)

 

 

Kırk Dokuz Saat

Ağırlaşmış göz kapaklarını yavaşça açtı. İçine kum girmiş gibi yanan gözleriyle görebildiği tek şey zifiri bir karanlıktı. İlkin rüyada olduğunu sandı ama kaldırmaya çalıştığı başını sert bir yere çarpınca uyanık olduğunu anladı. İçini acıtan bir öksürükle kasıldı. Derinden ve hırıltılı gelen bu öksürüğün sebebini anlaması fazla sürmedi ç...

Kırk Dokuz Saat

Ağırlaşmış göz kapaklarını yavaşça açtı. İçine kum girmiş gibi yanan gözleriyle görebildiği tek şey zifiri bir karanlıktı. İlkin rüyada olduğunu sandı ama kaldırmaya çalıştığı başını sert bir yere çarpınca uyanık olduğunu anladı. İçini acıtan bir öksürükle kasıldı. Derinden ve hırıltılı gelen bu öksürüğün sebebini anlaması fazla sürmedi çünkü her nefes alışında keskin bir toz kokusu burnunu ve genzini yakıyordu. Hızlı alıp verdiği nefesini topladı ve gözlerini sertçe ovdu. Sakinleşmek için bir süre bekledi. Derin birkaç nefesle ciğerlerini açmaya çalıştı. Ense köküne saplanan ağrıdan çok bacağındaki zonklama canını acıtıyordu. Vücudunda hangi yaraların meydana gelmiş olabileceğini düşündü. Elleriyle etrafını yokladı. Hareket ettikçe omzuna değen şey yataktı. Başının biraz üzerindeki ise az önce kafasını vurduğu tavandı. Halının üstündeki moloz parçalarına ve cam kırıklarına aldırmadan ileri doğru uzattığı eliyle ağrıyan bacağını tuttu ama kımıldatamadı. Yatak dolabı ayağının üzerine düşmüştü. Panikledi. Uyuşmuş ve hissizleşmiş ayağını alelacele kurtarma çabası bütün bedenini saran korkunç bir ağrının başlamasıyla bitiverdi. Kendini yere bıraktı. Öfkeyle tavanı yumrukladı. Parmakları sızladı. Kalbi hızla çarpıyor, düzensiz nefesleri ciğerini acıtıyordu. Sakinleşmek için bekledi. Öksürdü, ciğeri sökülürcesine her öksürüşünde kasılan vücudu yaralarını depreştirdi. Acıyla inledi. Şimdi bir yudum su olsaydı şu boğazını temizler, belki o zaman rahatlardı. Umutla etrafta gezdirdiği eline su namına kırık sürahinin parçalarından ve halıdaki ıslaklıktan başka bir şey değmedi.

 

KIRK DOKUZ SAAT

Mehmet Fatih MÜLAYİM

Ağırlaşmış göz kapaklarını yavaşça açtı. İçine kum girmiş gibi yanan gözleriyle görebildiği tek şey zifiri bir karanlıktı. İlkin rüyada olduğunu sandı ama kaldırmaya çalıştığı başını sert bir yere çarpınca uyanık olduğunu anladı. İçini acıtan bir öksürükle kasıldı. Derinden ve hırıltılı gelen bu öksürüğün sebebini anlaması fazla sürmedi çünkü her nefes alışında keskin bir toz kokusu burnunu ve genzini yakıyordu. Hızlı alıp verdiği nefesini topladı ve gözlerini sertçe ovdu. Sakinleşmek için bir süre bekledi. Derin birkaç nefesle ciğerlerini açmaya çalıştı. Ense köküne saplanan ağrıdan çok bacağındaki zonklama canını acıtıyordu. Vücudunda hangi yaraların meydana gelmiş olabileceğini düşündü. Elleriyle etrafını yokladı. Hareket ettikçe omzuna değen şey yataktı. Başının biraz üzerindeki ise az önce kafasını vurduğu tavandı. Halının üstündeki moloz parçalarına ve cam kırıklarına aldırmadan ileri doğru uzattığı eliyle ağrıyan bacağını tuttu ama kımıldatamadı. Yatak dolabı ayağının üzerine düşmüştü. Panikledi. Uyuşmuş ve hissizleşmiş ayağını alelacele kurtarma çabası bütün bedenini saran korkunç bir ağrının başlamasıyla bitiverdi. Kendini yere bıraktı. Öfkeyle tavanı yumrukladı. Parmakları sızladı. Kalbi hızla çarpıyor, düzensiz nefesleri ciğerini acıtıyordu. Sakinleşmek için bekledi. Öksürdü, ciğeri sökülürcesine her öksürüşünde kasılan vücudu yaralarını depreştirdi. Acıyla inledi. Şimdi bir yudum su olsaydı şu boğazını temizler, belki o zaman rahatlardı. Umutla etrafta gezdirdiği eline su namına kırık sürahinin parçalarından ve halıdaki ıslaklıktan başka bir şey değmedi.

Ensesine vuran soğuğu kesmek için sırtının betona gelen kısmını halıya doğru kaydırmaya çalıştı. Yatağın üzerindeki yorganı bütün gücüyle çekiştirdiyse de başaramadı. Betona sıkışmış olmalıydı. Bu arada gözleri karanlığa alışmaya başladı. Loş bir ışık odadaki eşyaların şekillerini siyah boşluğa belirli belirsiz çiziyordu. Her santimetre karesini ezbere bildiği bu odada şimdi tanıdık bir çizgiye rastlayamıyordu. Hayatının en mutlu günlerini yaşadığı yere değil de sanki ürkütücü bir boşluğa bakar gibiydi. Dolap, ayağının üzerine abanmış karanlık bir dev gibi görüyordu. Çarpılmış kapı boşluğu her şeyi yutmaya hazır çirkin bir ağız gibiydi. Tavan ruhunu sıkıştıran ışıksız gökyüzüydü. Halının üstünde hareket eden irili ufaklı böcekler ise teninde gezinmek için üzerine doğru gelmeye başlamışlardı. Kâbus dolu bir rüyadan uyanmak istercesine gözlerini yumdu. Kalp atışları hızlanmış ve ciğerini yakan tozlu nefesler öksürüğünü tekrar tetiklemişti. Yumruğunu bu sefer göğsüne vurdu. Öksürük devam ettikçe yumrukları da hızlandı.

Bir süre hareketsiz bekledi. Zihnini toplamaya ve sakinleşmeye çalıştı. Korkunç bir felaketle karşı karşıyaydı ama ne yapacağını bilmiyordu. Değil yerinden kımıldamak, ne olduğunu anlamak için arkaya bile bakamıyordu. Daracık yerde kısılıp kalmıştı. Bu duruma nasıl düştüğünü hatırlamaya çalıştı.

Gece yarısı büyük bir sarsıntıyla uyanmış ve kendini can havliyle yatağın kenarına atmıştı. Daha uyku sersemliğinden kurtulup kaçmayı düşünemeden odadaki her şey büyük bir gürültüyle yıkılmıştı. Üzerine gelen yığınlardan korunmak için başını kollarının arasına aldıysa da inen darbelerle kendinden geçmişti.

Ayağını kurtarmak için dolabı kaldırmalıydı. En ufak kımıldanış dayanılmaz bir ağrıya sebep olduğuna göre birkaç yerde muhakkak kırık vardı. Üstelik bu durum uzun sürerse ayağını tamamen kaybedebilirdi. Çünkü onu hissetmiyor ve parmaklarını oynatamıyordu. Etrafta kaldıraç olarak kullanacağı bir şey aradı. Kırık bir sandalye parçasını el yordamıyla bulmayı başardı. Tavan tam olarak doğrulmasını engellediği için yana doğru yattı ve ayağının dibindeki boşluğa, dolabın altına, tahtayı yerleştirdi. İki elini ve bütün gücünü kullanarak dolabı birazcık kaldırıp ayağını kurtarmaya çalıştı. Bunu yaparken bacağından yayılan dayanılmaz ağrı bütün sinirlerini dolaştı. İnleyerek arka üstü düştü. Sanki birisi çekiçle bacağındaki kemikleri tek tek eziyordu. Pes etmek yoktu. İnatla tekrar doğrulmaya çalıştı ama kahrolası şu öksürük düşünmesini bile engelliyordu. İki eliyle yeniden kavradığı tahtaya yine bütün gücüyle yüklendi. Sanki dolap kımıldar gibi olmuştu ki tahta orta yerinden kırıldı. Dolap, ayağını bir kez daha ezdi. Keskin çığlığı karanlık odayı inletti. Acıdan ve sinirden ağlamaya başladı. Öfkeyle karanlığa yumruklar sallıyor, her şeyi kırmak ve parçalamak istiyordu. “Kimse yok mu? İmdat!” diye boğazını yırtarcasına bağırdı.

Uzun süre hiçbir şey yapmadı. Ağrısının biraz da olsa dinmesini bekledi. Yorgunluk bedenine çökmüştü. Uyuyabilirse dinlenir, dayanma gücünü artırırdı. Kendisi gibi acaba kaç kişi daha bu durumdaydı? Böyle kaç kişi enkaz altında hayatla ölüm arasında gidip geliyordu? Bu beton yığınları kaç kişinin mezarı olmuştu? Dışarıdan ses gelmiyordu ama emindi, sokaklar oradan oraya koşturan, ağlaşan insanlarla doluydu. Sonra iş makineleri ve birbirine emirler yağdıran kurtarma ekipleri vardı. Kurtarma köpeklerinin burnu çok hassastır, beş kat aşağı da olsa o moloz yığınının arasından insanın kokusunu alabilirdi. Muhakkak kendisini de bulacaklar ve kurtaracaklardı. Umudunu kaybetmemeli, sabırla beklemeliydi.

Yavaş yavaş bastıran uyku bedenini gevşetti.

Öksürükle uyandı. Dinlenmiş gözlerini açtı. Kısmen aydınlatan bir ışık odayı doldurmuştu. Sabah olmuştu. Tutulan boynunu ovdu ve kütürdetti. Dizleri ve beli hep aynı şekilde durmaktan dolayı sızlıyordu ama uyku iyi gelmişti. Belki de bugün akşam olmadan kurtulacaktı. Bu yüzden boş durmamalı, bir şeyler yapmalıydı. Yerini belli etmek için bağırmaya başladı.

Oda tam bir enkaz yığınıydı. Koca dolap ayağını kapmış, tavan tabut kapağı gibi aşağı inmişti. Kırılan aynalar yerde değerli taşlar gibi parlıyordu. Karısının ve oğlunun çekmecelerden saçılan giysilerini gördü. İçine garip bir hüzün çöktü. Dün akşamki kavga ilk defa işe yaramıştı. Yemekte borç olarak verilip de alınamayan bir para yüzünden karısının imalı sözlerine dayanamayarak kırıcı sözler sarf etmiş ve ardından kavga büyümüştü. Odanın ortasına savrulan salata tabağı son noktayı koymuştu. Karısı oğlanı da alarak annesinin evine gitmişti. İyi ki de gitmişti. Yıkılan bu köhne binanın altında karısının ve oğlunun olmadığına sevindi.

Dışarıdan ses gelmiyordu. Şimdiye kadar tepesinde makinelerin çalışıyor olması hatta betonların kırılıp aşağı doğru bir tünelin açılması gerekirdi. Neden buraya bakmıyorlardı? Burada yaşayan birinin olmadığını mı düşünüyorlardı? Daha çok bağırıp yerini belli etmeliydi. Burada unutulmak istemiyordu. Tekrar bağırmaya başladı sonra kırık tahtayla bir yerlere vurdu sıkılınca da en sevdiği türküleri söyledi. Gün boyu gürültü yaptı.

Çok geçmeden oda tekrar kararmaya başladı. Bağırmaktan sesi kısılmıştı. Akşam olmuş, zifiri karanlık odaya ve ruhuna tekrar çökmüştü. Ağrıları depreşmeye, zihninin yarattığı garip yaratıklar eşyanın üzerinde yeniden oynaşmaya başlamıştı. Kalbi bazen sebepsiz yere hızla çarpıyor, öksürmediği halde nefesi daralıyordu. Susamıştı. Toz ve tükürük yutmaktan midesi bulanır olmuştu. Oysa bir lokma ekmek ve biraz su bütün acılarını unutturabilirdi.

Saat epey ilerlemiş olmalıydı. Üşümeye başladı. Yorganı çaresizce tekrar çekiştirdi. Yırtılan kılıf elinde kalınca sevindi. Bir ucunu altına serdi, diğer ucunu ise üstüne örttü. Bazen başı dönüyor, bayılacak gibi oluyordu. Her tarafı tutulmuştu. Şöyle bir ters dönmek veya bacağını hareket ettirmek için neler vermezdi. Ense kökündeki ağrı başını mengene gibi sıkmaya başladı. Dolaba nefretle baktı, sağlam ayağıyla birkaç tekme savurdu. Öfkeyle bağırdı çağırdı, çaresizliğine isyan etti. Ağlamaya başladı.

Zihnini bütün olumsuz düşüncelerden arındırıp uyumaya çalıştı. Biraz uyusa da bazen depreşen bir ağrıyla bazen de boğulduğunu hissettiği bir kâbusla uyanıyordu. Kalbi olur olmaz zamanda hızla çarpıyor, bitmeyen öksürük nöbetlerinde nefes alamaz oluyordu. Bu anlarda içinde yaşattığı ışık sönerken hayata tutunduğu elleri biraz daha kayıyordu. Herkesin unuttuğu bu karanlık odada öleceğini düşündü. Tarifi imkânsız garip bir duyguydu bu. Ölmek böyle bir şey miydi acaba? Vücut gücünü tamamen yitirince kaybolan bilinçle her şey bitiyor muydu? Uykuya dalar gibi mi olacaktı yoksa bambaşka bir acının pençesinde kıvranarak mı? Cansız bedenini bulduklarında kim bilir ne düşünecekti insanlar? Neler yaşandığını bilmeden önce acıyan gözlerle bakacaklar sonra da işlerine devam edeceklerdi. Haberi alan karısı, oğlu, annesi, babası, kardeşleri hep üzülecek ve ağlayacaklardı. Onları son bir kez görmeyi ve onlara sarılmayı o kadar çok isterdi ki! Keşke oğlunun son kez “Baba!” deyişini duyabilse, karısının ışıldayan gözlerine son kez bakabilseydi.

Çok geçmeden gözleri kapandı.

Dışarıdan gelen seslerle irkildi. İnsanların sesleri makine homurtularına karışıyordu. Gün çoktan başlamıştı. Uyumuş muydu yoksa kendinden mi geçmişti bilmiyordu. Bitkindi. İlk günkü açlığı geçmiş midesine bir donukluk çökmüştü. Üstelik ayağı iyice morarmıştı. Bağıracak takati yoktu. Tahtayla tekrar ses çıkarmaya başladı. Daha sert vurmalıydı fakat gücü tükeniyordu. Kalbi hızla çarpmaya başlayınca boğulacak gibi oldu. Bilinci gidip geliyordu.

Omuzlarda taşınan bir tabut ve ardında ağlaşanlar… Bir masanın etrafında toplanmış insanlar, en güzel yemekleri iştahla yiyorlar ve cam bardaklardaki suları zevkle içiyorlardı. Oğlu, annesinin boynuna sarılmış “Baba!” diye bağırıyordu. Ne zaman gerçeği ne zaman rüyayı yaşadığını ayırt edemez olmuştu.

Dışarıdaki seslerin kesildiğini fark etti. Bırakıp gitmişler miydi? Demek ki ne köpekler ne de aletler yerini tespit edebilmişti. Burada ölüme terk edilmişti. Meğer ölüm insana ne kadar yakınmış. Fakat ölmek istemiyordu, henüz çok gençti. Bulanan zihninde düşünceler, hayaller, anılar birbirine karışıyordu. Nefes alırken ciğerlerindeki ağrı ve hızla çarparak sıkışan kalbi bilincini yavaş yavaş siliyordu.

Büyük bir gürültüyle ayıldı. Bu, başının hemen üzerinde betona vuran bir şeyin sesiydi. İçine sevinç dolsa da gözleri tekrar kapandı.

Sonra bir keskin ışık… Güçlükle açabildiği gözlerini kamaştıran bir keskin ışık… Hareket ettiğini fark etti. İnsanların seslerini duydu. Yanılmıyorsa bir sedyenin üzerindeydi. Başını yanından gelen tanıdık sese çevirince karısının gülen yüzünü gördü.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 25.01.2012)

 

Yakasız Gömlek Giyinmek

Çok şanslıydım, o ne yaptığını bilen, iyi bir Gassal’di. Benim gibi kimsesiz, yaşlı bir ölü için bulunmaz bir son arkadaştı. Teneşirdeki cansız bedenimle tanıştığım bu insan, bana olan son görevini yapan vefakâr bir dost gibi davranıyordu. Beni ilk gördüğünde, el ve ayaklarıma dikkatli dikkatli baktı. Yardımcısına dönüp;

“Ölen iyilerdense,...

Yakasız Gömlek Giyinmek

Çok şanslıydım, o ne yaptığını bilen, iyi bir Gassal’di. Benim gibi kimsesiz, yaşlı bir ölü için bulunmaz bir son arkadaştı. Teneşirdeki cansız bedenimle tanıştığım bu insan, bana olan son görevini yapan vefakâr bir dost gibi davranıyordu. Beni ilk gördüğünde, el ve ayaklarıma dikkatli dikkatli baktı. Yardımcısına dönüp;

“Ölen iyilerdense, elleri ayakları yeşillenir. Bak, aynen böyle olur.” dedi.

Oysaki yardımcı o an bambaşka, içsel bir dünyadaydı. Yaptığı işi kerhen yapıyor, otomatiğe bağlı bir robot gibi hareket ederek, kendini ortamdan soyutlamayı çok iyi beceriyordu. Kendinden yaşça çok büyük ustasının yüzüne şöyle bir baktıktan sonra, bıçakla üzerimdeki giysileri keserek çıkardı. Çıplak kalan bedenime kefenimden beyaz bir parça örttüler.

 

YAKASIZ GÖMLEK GİYİNMEK

Hatice ÜZGÜL   

Çok şanslıydım, o ne yaptığını bilen, iyi bir Gassal’di. Benim gibi kimsesiz, yaşlı bir ölü için bulunmaz bir son arkadaştı. Teneşirdeki cansız bedenimle tanıştığım bu insan, bana olan son görevini yapan vefakâr bir dost gibi davranıyordu. Beni ilk gördüğünde, el ve ayaklarıma dikkatli dikkatli baktı. Yardımcısına dönüp;

“Ölen iyilerdense, elleri ayakları yeşillenir. Bak, aynen böyle olur.” dedi.

Oysaki yardımcı o an bambaşka, içsel bir dünyadaydı. Yaptığı işi kerhen yapıyor, otomatiğe bağlı bir robot gibi hareket ederek, kendini ortamdan soyutlamayı çok iyi beceriyordu. Kendinden yaşça çok büyük ustasının yüzüne şöyle bir baktıktan sonra, bıçakla üzerimdeki giysileri keserek çıkardı. Çıplak kalan bedenime kefenimden beyaz bir parça örttüler. Âdetten midir, yoksa içinden mi geldi bilemedim; Gassal, bir dua mırıldanmaya başladı. Sonra durdu, derin nefes aldı ve aslında kendi kendine konuştuğunu bile bile yardımcısına:

“İnsanlar değişik yüz ifadeleriyle ölürler. Allah rahmet eylesin, merhumun yüzünde, şu halinde bile, huşû var.”

Belli ki yardımcıya göre Gassal’in sözleri, batıl, kulak ardı edilmesi gereken, kocakarı masallarından başka bir şey değildi. O yüzden kayıtsızca abdest suyumu ılıştırmaya koyuldu. O suyu ılıştırırken Gassal, birkaç kalıp sabunu parçalara ayırdı.

-“Biz bir nevi onların ebeleriyiz evlat! Anne rahminden dünyaya doğan bir bebeği ebesi nasıl yıkarsa, biz de onları öyle yıkar, sonraki hayatlarına hazırlarız. Son yolculuklarının ilk hizmetkârlarıyız.”

Saygısına olan minnetimi ne yazık ki göstermemin bir yolu yoktu. Yanlarında sessizce durup bedenimi yıkamalarını seyrettim. Naaşım temizlendikçe kendimi, daha doğrusu artık sadece ruhtan ibaret kalmış benliğimi, hafiflemiş hissediyordum. Gassal ve yardımcısının cansız bedenime yakasız beyaz gömleği giydirmesiyle, ruhum da kıyafet giyinmişçesine beklenen beyazlığına büründü. Onun göremediği elimi omzuna koydum. Kendimce küçük bir teşekkürdü bu. Sonra garip bir şey oldu ve Gassal’in gözleri doldu.

“Bu işlem önemlidir evlat. Ölünün yüzündeki son ifadeyi görmek, son abdestini aldırmak, onu hazırlamak kutsaldır. Ben babamı çok küçükken savaşa gönderdim, bir daha ondan haber alamadım. O yıkandı mı, kefenlendi mi, nasıl defnedildi bilmiyorum. Ama şehit olduğu için kanı onu temizler di mi evlat? Melekler onu kefenler di mi?”

İşte o zaman, burada bulunup onları izleyişimin bir nedeni olduğunu anladım. Gassal’in kulağına eğilip, yardımcının vermediği cevabı yüksek sesle söyledim:

“Evet, evet! Şehitler, öteki âlemde bizim gibi değil, muhteşem karşılanırlar. Senin yıkadığın her bedenin sevabı, hediye ettiğin babanın ruhuna muhakkak gider. İçin rahat olsun. Senden ona selam götüreceğim.”

Gassal’in kulağı beni duymadı ama biliyorum ki ruhunun derinliklerindeki bir ses ona artık merak etmemesi gerektiğini söyleyecekti. Her şey tamamlandıktan sonra, bedenimle birlikte kabrime doğru yol alma vaktim gelmişti. Cevaplamam gereken suallerle dolu gece başlamadan, ilk sorunun cevabını doğru verdiğimi biliyordum.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 12.01.2012)

 

Yağmur Nöbetleri

Yağmur damlaları trenin camına çarparak küçük ırmaklar oluşturuyordu. İstasyona ulaştığımızda ırmaklar daha bir büyüdü. Durduk.

Bütün yolcular gibi istasyonda yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Düşüncelerim beni bundan on üç on dört yıl öncesine götürdü. Öğretmen okuluna gittiğim o yıllarda bizden bir alt sınıfta, yeşil gözlü, kumral, ...

Yağmur Nöbetleri

Yağmur damlaları trenin camına çarparak küçük ırmaklar oluşturuyordu. İstasyona ulaştığımızda ırmaklar daha bir büyüdü. Durduk.

Bütün yolcular gibi istasyonda yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Düşüncelerim beni bundan on üç on dört yıl öncesine götürdü. Öğretmen okuluna gittiğim o yıllarda bizden bir alt sınıfta, yeşil gözlü, kumral, sarı mantolu bir kız süslerdi hayallerimi. Her sabah derse girerken ve her akşam ders bitiminde karşılaşır hiç konuşmadan bakışırdık. İkimiz de bu karşılaşmayı ister gibiydik. O kendisine sarı mantolu sevgilim diye şiirler yazdığımdan ve ilk aşkım olduğundan habersiz her akşam ders bitiminde sarı mantosunu giyer, diğer yatılı olmayan öğrenciler gibi evinin yolunu tutardı. Henüz hiç konuşmadığımız halde onun gidişiyle okulda kendimi yapayalnız kalmış hissederdim. Ertesi sabah okula geliş saatini iple çekerdim.

 

YAĞMUR NÖBETLERİ

Berrin Müzeyyen ALPAY

Yağmur damlaları trenin camına çarparak küçük ırmaklar oluşturuyordu. İstasyona ulaştığımızda ırmaklar daha bir büyüdü. Durduk.

Bütün yolcular gibi istasyonda yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Düşüncelerim beni bundan on üç on dört yıl öncesine götürdü. Öğretmen okuluna gittiğim o yıllarda bizden bir alt sınıfta, yeşil gözlü, kumral, sarı mantolu bir kız süslerdi hayallerimi. Her sabah derse girerken ve her akşam ders bitiminde karşılaşır hiç konuşmadan bakışırdık. İkimiz de bu karşılaşmayı ister gibiydik. O kendisine sarı mantolu sevgilim diye şiirler yazdığımdan ve ilk aşkım olduğundan habersiz her akşam ders bitiminde sarı mantosunu giyer, diğer yatılı olmayan öğrenciler gibi evinin yolunu tutardı. Henüz hiç konuşmadığımız halde onun gidişiyle okulda kendimi yapayalnız kalmış hissederdim. Ertesi sabah okula geliş saatini iple çekerdim.

Yine böyle yağmurlu bir ilkbahar günüydü. Öğrenciler evlerine gidemeyip okulda yağmurun dinmesini beklemek zorunda kalmışlardı. Nasıl sevinmiştim. İlk aşkımla konuşabilmek arzusuyla sınıflarının önünden defalarca gelip geçtim. Sırtı sınıfın kapısına dönük yağmuru seyrediyordu. Heyecanla sınıfa girdim, sanki dilim tutulmuştu, bir selam bile veremiyordum. Birinin yaklaştığını fark etmiş olmalı ki bana doğru döndü. Bir an ne yapacağını bilemedi sonra ani bir hareketle içinde kurabiye dolu bir kutuyu bana uzattı “Alır mısın? Ben yaptım” dedi. Böyle habersizce yanına geldiğim için kendimden utanmış olarak “Teşekkür ederim.” diyebildim. Sonra bana sınıfımı, öğretmenlerimi, derslerimi sordu, ben anlattım, ardından o anlattı. Sanki ikimiz de uzun zamandır bu anı bekliyorduk. Yağmur dininceye kadar sohbet ettik.

O yağmurlu günden sonra her okul giriş ve çıkışında nöbet tutar gibi onu beklemeye başladım. Her sabah okulun köşesinde onu bekliyor, sınıfının kapısına kadar bırakıyordum. Her akşam da ders bitiminde sınıfının kapısında buluşup okulun köşesine kadar yürüyorduk. Dedikoduya meydan vermemek için daha ileriye gidemiyorduk. Bu nöbetim okul bitinceye kadar devam etti. Sonra ben başka bir şehirde üniversiteye başlayınca zorunlu olarak ayrıldık. Bu defa da oldukça uzun sürecek özlem nöbetlerim başlamıştı...

Ben istasyonda anılara dalmış, yıllar öncesini düşünürken yağmur çoktan dinmişti. Hiç unutmadığım o günün hatıraları hafızamda taptaze olduğu halde ayaklarım beni, ikimizin de mezun olduğu öğretmen okuluna doğru çekti. Şimdi o aynı okulda çok sevilen, başarılı bir öğretmen. Her yağmur yağdığında o günü ve ilk sohbetimizi hatırladığını defalarca söylemişti ama acaba bu yağmur da ona aynı şeyleri hatırlatmış mıydı? Bu sorunun cevabından emin olduğum hâlde yine de anlamsız bir merakla mesai bitimine yetişebilmek için adımlarımı hızlandırdım. O da tam çıkıyormuş, okul kapısında karşılaştık. Artık sarı mantosu yoktu ama hâlâ yıllar öncesinde olduğu kadar güzeldi. İlkbaharın en güzel rengini taşıyan yemyeşil gözleriyle şaşırmış gibi bana baktı. Gülümseyerek “Ne oldu Allah aşkına nefes nefese kalmışsın” dedi. “Belki yanına şemsiye almamışsındır, yağmura yakalanırsın diye endişelendim. Okul çıkışına yetişebilmek için koştum biraz.” dedim. Saçmalamış mıydım, bilmiyorum ama yağmur kelimesini bilerek vurgulu söylemiştim. Bir şey söylemek ister gibi “Ne demek istediğini anladım!” der gibilerden yüzüme baktı. Memnundu, gözlerinin içi gülüyordu. Acele etmeden çantasını açtı, bir kutu çıkardı, açtı. Bu defa şaşırma sırası bendeydi. Kutunun içinde bana yağmurlu bir günde ilk ikram ettiği kurabiyelerden vardı. Tıpkı o gün olduğu gibi. “Alır mısın? Ben yaptım.” dedi. İkimiz de güldük.

O benim, yeşil gözlü, sarı mantolu sevgilimdi. Eşim yoldaşım, hayat arkadaşımdı. Çocuklarımın annesi, evimin ve gönlümün sultanıydı. Geçmişte kalmasına rağmen hiç unutmadığımız günlerden konuşarak evimize döndük.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

 

Size Noel Baba Diyebilir miyim?

Aziz Nikolas, çok garip bir kâbusun etkisiyle, yerinden zıplayarak uyandı. Anadolu’da dalga dalga yayılan ünü, dindar kişiliğinin mütevazılığına o kadar ters düşüyordu ki! Kimi zaman kaderin kendisini getirdiği noktaya inanamıyordu. Oysaki o değil miydi ailesinin bütün mal varlığını fakirlere dağıtarak inzivaya çekilmek isteyen, o değil m...

Size Noel Baba Diyebilir miyim?

Aziz Nikolas, çok garip bir kâbusun etkisiyle, yerinden zıplayarak uyandı. Anadolu’da dalga dalga yayılan ünü, dindar kişiliğinin mütevazılığına o kadar ters düşüyordu ki! Kimi zaman kaderin kendisini getirdiği noktaya inanamıyordu. Oysaki o değil miydi ailesinin bütün mal varlığını fakirlere dağıtarak inzivaya çekilmek isteyen, o değil miydi kendisini kiliseye adayarak Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyen. Ne olmuştu da bu kadar ünlü olmuştu? İnsanların kendisinden beklentileri neden bu kadar artmıştı?

Yatağından kalkıp pencereyi açtı. Birazcık temiz havayla içini ferahlatmaya ihtiyacı vardı. Gördüğü kâbusu unutmak için anılarını tazelemeye başladı. Ta çocukluk dönemine gitti. Ailesinin zenginliğinden utandığı günleri, portakal ağaçlarıyla dolu bahçenin ortasındaki kocaman evi hatırladı. Tüccar babasının zekâsını, annesinin sevgi dolu kalbini almıştı. Arkadaşları tarafından sevilen, büyükleri tarafından örnek gösterilen çocukluğunda bile onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Diğer insanlar mutsuzken o mutlu olamıyordu. Gün be gün içine kapanık bir genç olmaya başlamışken Hıristiyanlık ile tanıştı.

 

SİZE NOEL BABA DİYEBİLİR MİYİM?

Hatice ÜZGÜL

Aziz Nikolas, çok garip bir kâbusun etkisiyle, yerinden zıplayarak uyandı. Anadolu’da dalga dalga yayılan ünü, dindar kişiliğinin mütevazılığına o kadar ters düşüyordu ki! Kimi zaman kaderin kendisini getirdiği noktaya inanamıyordu. Oysaki o değil miydi ailesinin bütün mal varlığını fakirlere dağıtarak inzivaya çekilmek isteyen, o değil miydi kendisini kiliseye adayarak Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyen. Ne olmuştu da bu kadar ünlü olmuştu? İnsanların kendisinden beklentileri neden bu kadar artmıştı?

Yatağından kalkıp pencereyi açtı. Birazcık temiz havayla içini ferahlatmaya ihtiyacı vardı. Gördüğü kâbusu unutmak için anılarını tazelemeye başladı. Ta çocukluk dönemine gitti. Ailesinin zenginliğinden utandığı günleri, portakal ağaçlarıyla dolu bahçenin ortasındaki kocaman evi hatırladı. Tüccar babasının zekâsını, annesinin sevgi dolu kalbini almıştı. Arkadaşları tarafından sevilen, büyükleri tarafından örnek gösterilen çocukluğunda bile onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Diğer insanlar mutsuzken o mutlu olamıyordu. Gün be gün içine kapanık bir genç olmaya başlamışken Hıristiyanlık ile tanıştı.

İlk tepkiyi anne ve babasından gördü! M.S. 280’li yıllarda, putperestliği benimsemiş Roma İmparatorluğu’nda tek Tanrılı bir dini seçmek, cefa dolu bir hayata adım atmanın en kestirme yoluydu şüphesiz! Vah zavallı annesi… Günlerce ağlamıştı. Oysaki Nikolas bu seçimi ile içindeki susamışlığa bir pınar bulduğuna inanıyordu, kararından dönmedi. Önceleri o da Anadolu Hıristiyanları gibi bunu diğer insanlardan saklama, yani inancını gizleme yoluna gitti. Anne ve babası öldükten sonra, onu o lüks yaşama bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Böylece, kendine kalan mirasın tamamını fakirlere dağıtarak bir süre ortadan kayboldu. Zenginlik, ihtişam, rahat yaşam ve göz önünde olmak ona göre değildi! Ama insanoğlu işte… İstediğini değil, kaderini yaşar. Münzevi yaşamak için attığı her adım, verdiği her sadaka, yardım elini uzattığı her insan, söylediği her söz, onun daha çok tanınmasına neden oluyordu.

Paganlara ve putlara karşı duruşu, onu dikkat oklarının merkezi yaptı. Özellikle o gemi yolculuğunda yaşananlar yok mu? İmparator Diocletianos’un kulağına kadar gitti. İmparator, fırtınadan batmak üzere olan bir geminin Nikolas’ın duasıyla kurtulduğunu duyunca olanlar olmuştu. Aziz unvanı ile birlikte Nikolas zindanda senelerce kaldı. Zindanda kaldığı sürece Aziz Nikolas diğer mahkûmlara da yardımcı oldu. Kısa sürede bütün hapishane, küçük bir Hıristiyan kilisesi gibi inançlı insanların mekanı haline gelmişti. İmparator bundan da rahatsız oldu. Aziz Nikolas’ı astırmak istedi ancak halkın direnişiyle karşılaştı, Antalya Demreliler ayaklanmıştı. Tek çare Aziz Nikolas’ı salıvermekti ancak bütün zindan arkadaşları özgürlüğüne kavuşmadan Nikolas’ın oradan çıkmaya niyeti yoktu. Oradan çıkınca ne mi oldu? Tabii ki daha ünlü oldu. Ruhban olmamasına rağmen, kiliseye piskopos seçildi.

Şimdi de Psikopos Nikolas, gördüğü kâbusun etkisiyle evinin kiliseye bakan pencerede öylece duruyordu. Gördüğü kâbusun yorumuna gelince… Size onun kaderinin geri kalan kısmını anlatayım mı?

Aziz Nikolas, 340’lı yıllarda ölecek ve naaşı kilisenin bahçesine defnedilecek. Yüzyıllar içinde, gün gelecek Hıristiyanlık Anadolu topraklarından Avrupa’ya yayılacak. Mitolojik hikâyeler dinlemeye alışmış Avrupalılar, ilk dönem Hıristiyan Azizlerinin geldiği mânevi nokta kıssalarını, bilindik pagan hikâyeleriyle karıştıracaklar. Gerçekleştirdikleri mûcizeleri ballandıra ballandıra anlatmak varken, azizlerin yaymaya çalıştıkları öğretilerden kime ne canım? Kulaktan kulağa fısıltılar dolaşmaya başlayacak, sonucunda her şehre ayrı bir aziz seçilecek. Şehre aziz seçmek kolay da, bu azizlerin hepsinin Anadolu’da olması sıkıntı tabii... Birkaç yıl iki kıta arasında hacı olmak için mekik dokunduktan sonra, akıllara enteresan bir fikir gelecek! “Neden biz onların ayağına gidiyoruz ki? Onlar buraya gelsin!” denilecek ve buldukları bütün aziz mezarları yağmalanacak. İtalyan hırsızlarının eli, bir haçlı seferi sırasında Aziz Nikolas’ın mezarına da uzanacak. Yıl, 1087. Aziz Nikolas’ın kemiklerinin “bir kısmı” doğduğu ve gömüldüğü topraklardan çıkarılıp, kaçırılacak. Doğruca Avrupa’da seçildiği şehre, sözüm ona koruyuculuk yapmaya...

Kimilerinin kaderi ölünce başlar.

Efsaneler efsaneleri doğuracak. En kötüsü de, Aziz Nikolas’ın hayatı boyunca karşı durduğu pagan inançlarının bir parçası gibi anılması olacak. İskandinav mitolojisindeki Tanrı Odin’e tapamayanlar, yerine bilin bakalım kimi koyacaklar? Sonra söylentiler alıp başını gidecek. Vay efendim, ren geyikleriyle uçuyormuş; vay efendim, bacalardan iniyormuş; vay efendim her yılbaşı hediye dağıtıyormuş… Özbeöz Antalyalı Aziz Nikolas için Kuzey Kutbu’nda yaşıyor bile diyecekler. Meğerse adı da Noel Baba’ymış!.. 1863 yılında Amerikalı karikatürist Thomas Nast, haftalık bir dergide ona değişik bir imaj ve bir misyon yükleyecek. Kürklü kıyafetler, yüksek siyah botlar ve garip bir şapka... Noel Baba karikatür kahramanı olarak çok ses getirecek. Hatta reklâm artisti bile olacak. 1900’lü yıllarda devreye giren Cola’nın büyük iletişim kampanyası yıllarca unutulmayacak. Büyük bir sponsorluk desteğiyle o zamana kadar yeşil olan Noel Baba kıyafetleri, markanın renklerine uygun olarak, kırmız-beyaza dönüşecek. Sonra ver elini Hollywood!.. Ve Noel Baba dünya çapında ünlü bir aziz olacak. Onun hatırına her yılbaşı şöminelerin üzerine renkli çoraplar asılacak. Anne babalar kredi kartına taksitle çocuklarının istedikleri hediyeleri alacaklar. Çocuklar bu hediyeleri, uçan ren geyiklerinin çektiği kızakla dolaşan, çatılarına konan ve bacalarından inen tonton bir azizin getirdiğini sanacak. Ben Nikolas’ın zavallı kemikleri sızlıyor mudur acaba diye düşünürken, bütün Hıristiyan âlemi yeni yılı kutlayacak!

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 10.01.2012)

 

Yarım Bekleyen Kitap

Sokaktaki oyunumuzu yarıda bırakıp annemin tembihlediği zamanda eve geldik. Annemle babam yatak odasında bavul hazırlıyorlardı. O gün nöbetçi olduğunu bildiğimiz için babamı evde görmeyi beklemiyorduk. Bu hazırlığa da anlam verememiştik. Bavulları hazırlayıp bir yerlere gideceksek hep beraber giderdik. Annemin yaşla dolu gözlerini, nerede...

Yarım Bekleyen Kitap

Sokaktaki oyunumuzu yarıda bırakıp annemin tembihlediği zamanda eve geldik. Annemle babam yatak odasında bavul hazırlıyorlardı. O gün nöbetçi olduğunu bildiğimiz için babamı evde görmeyi beklemiyorduk. Bu hazırlığa da anlam verememiştik. Bavulları hazırlayıp bir yerlere gideceksek hep beraber giderdik. Annemin yaşla dolu gözlerini, neredeyse ağlayacak halini görünce iyice meraklandık.

Babam,“Benim hemen gitmem gerekiyor çocuklar, ne zaman döneceğim de şimdilik belli değil. Anneniz size nereye gittiğimi söyleyecek, onu sakın üzmeyin.” dedi. Evden çıkmadan önce tek tek öperek vedalaştı bizlerle ve gitti. Pencereden, onu almaya gelen askeri araca binişini, bize el sallayışını izledik.

 

YARIM BEKLEYEN KİTAP

Aynur TURAN


Canım babacığım Mustafa Gürül’e...

Sokaktaki oyunumuzu yarıda bırakıp annemin tembihlediği zamanda eve geldik. Annemle babam yatak odasında bavul hazırlıyorlardı. O gün nöbetçi olduğunu bildiğimiz için babamı evde görmeyi beklemiyorduk. Bu hazırlığa da anlam verememiştik. Bavulları hazırlayıp bir yerlere gideceksek hep beraber giderdik. Annemin yaşla dolu gözlerini, neredeyse ağlayacak halini görünce iyice meraklandık.

Babam,“Benim hemen gitmem gerekiyor çocuklar, ne zaman döneceğim de şimdilik belli değil. Anneniz size nereye gittiğimi söyleyecek, onu sakın üzmeyin.” dedi. Evden çıkmadan önce tek tek öperek vedalaştı bizlerle ve gitti. Pencereden, onu almaya gelen askeri araca binişini, bize el sallayışını izledik.

“Savaş hazırlığında olduğumuz için babanızı göreve çağırdılar.” dedi annem, Kıbrıs’ın karışık olduğuyla ilgili bir şeyler de söyledi. Bu karışıklık nasıl bir şeydi ve niye babamı görevlendirmişlerdi bilmiyordum ama annemin üzgün olması bu gidişin iyi olmadığını gösteriyordu. Hem babam böyle eşyalarını hazırlayıp gitmemişti hiç. Nöbetçi olduğu zamanlar dışında ondan pek ayrılmamıştık, o da zaten kısa süreli ayrılıklardı.

1974 yılıydı, Konya’da, askeri lojmanlardan birinde oturuyorduk. Evimiz büyük müydü küçük müydü, yeni miydi, dökük müydü hatırlamıyorum ama yan tarafımızdaki boş arsa hala gözümün önünde. Orada oynamayı, koşturmayı, akasya ağaçlarına tırmanmayı ne çok severdik. Genelde alış verişe giden ben olduğum için evimizin karşısında bulunan bakkalı da anımsarım.

Ablam on bir, ben dokuz, erkek kardeşlerimden biri altı ve diğeri üç yaşında; dört kardeştik. Annem sevgi dolu, sabırlı ve affediciydi. Bize kızdığı zamanlarda ise gizli bir iletişim yolu kullanırdı; gözümüzün içine bakınca konuşmasa da ne dediğini anlar ona göre davranırdık. Babam, asker olmaktan kaynaklanan bir alışkanlıkla disiplinli ve prensipliydi. Öyle döven söven bir adam değildi ama onun işten dönmesine yakın haylazlıklarımız biterdi. Kimi günler ödevlerimize yardım ederdi babam. Anlattıklarını ilk defasında anlamazsak sinirlendiği de olurdu ama genellikle sabırlıydı. Birlikte matematik ödevlerimi yaparken soruları doğru çözdüğüm zamanlar öyle keyiflenirdi ki “Aferin benim güzel kızıma, matematiği babasına çekmiş.” der, başımı okşardı. Bu takdir edilmeyle kendime güvenim artardı. Babamın bana baktığında gözlerinin içindeki şefkati görmek her şeyi yapabilecek güçte olduğumu hissettirirdi. Yanında huzur ve güven duyardım.

O dönemlerde elektrikler sık sık kesilirdi. Annem yaktığı gaz lambasını getirince hepimiz ışığa uçan pervaneler gibi lambanın etrafına toplanırdık. Bilirdik ki az sonra babam kaldığı yerden okumaya devam edecek elindeki romanı. Onun seslendirmesiyle adeta hikâyenin kahramanları olur, farklı dünyalara giderdik.

Gidişiyle çok şey değişmiş, hayatımızda hiçbir şekilde dolduramadığımız boşluklar oluşmuştu. Mahzunlaşmıştık o gideli. Sanki evimize giren hava azalmıştı da içerde zor nefes alıyormuş gibiydik. Ev babamsız sessizleşmişti. En küçük kardeşim bile ne olduğunun farkındaymış gibi sık sık huysuzlaşıyor, olur olmaz her şeye ağlıyordu. “Babanızı arıyor.” diyordu annem. Hepimiz çok özlüyorduk babamı...

Bir türlü alışamamıştık yokluğuna… Sofra hazırlamada anneme yardım ederken hala unutup siniye babam için de tabak, kaşık, çatal koyuyorduk. Gideli birkaç ay olduğu halde devamını çok merak etmemize rağmen bize okuduğu kitabın kapağını bile kaldıramamıştık.

Babam annemle yaptıkları telefon görüşmelerinden birinde, harp koşulları uygulandığı için izinlerin kaldırıldığını söylemiş. Ona olan hasretimiz artık daha da iç acıtıcı olmuştu. Başına kötü bir şeyler gelmesinden korkuyor onun için endişeleniyorduk. Hep dua ediyordum ona bir şey olmasın, bize geri dönebilsin diye. Onunla beraber olabilme, gözlerindeki sevgiyi tekrar görebilme isteğiyle geçiyordu günlerim. Artık ağaçlara tırmanmaktan bile zevk almıyordum. Babam yeter ki gelsin, ders çalıştırırken sinirlenmesine de razıydım.

Muhabere astsubayı olduğu için babamla sık sık telefonla görüşüyorduk. O aradığında, bakkal bizi çağırmak için çırağını gönderirdi. Annem küçük kardeşimi kucağına alır, diğer kardeşimin elini tutardı, ablamla ben de el ele tutuşur, hep beraber karşıdan karşıya geçerdik. Bakkala girene kadar annem ağlamamamız konusunda bizi sıkı sıkı tembihlerdi. Sonra sırayla konuşurduk babamla. Her konuşma sonrası sevineceğimize mahzunlaşır, ağlamaklı dönerdik evimize. İyice durgunlaşırdık.

Böyle ne kadar zaman babamsız kaldı evimiz hatırlamıyorum. Yine bir gün babamın az sonra telefon edeceği haberini getirdi bakkal çırağı. Hazırlandık, çıktık. Bakkala girer girmez çaldı telefon. Konuşma sırası bana geldiğinde annemin uyarmaları boşa gitmişti bu kez. Kendimi tutamayıp ağlarken hıçkırıklarımdan zar zor konuşuyordum. “Babacığım seni çok özledim, n’olur baba dön artık.” diyebildim. Babamın sesi de ağlamaklı gibiydi. Annem hemen telefonu elimden aldı o da ağlıyordu ama belli etmemeye çalışarak konuştuktan sonra kapattı. Burnumuzu çeke çeke evimize döndüğümüzde hep beraber anneme sarıldık. Ağladık, ağladık...

O gece hepimiz annemin yatağına yattık. Yastıkları yatağın uzun kenarına yerleştirdiği için rahatça sığmıştık. Teselli etmek istercesine iyice sokulmuştuk birbirimize. Annemin yüksek sesle söylediklerini tekrarlayarak hep beraber dua ettik. Ağlamanın etkisiyle yorulmuş olmalıyız ki hemen uyuduk.

Ertesi gün akşama doğru kapı çalındı. Hepimiz merakla kapıya koştuk ama açmadık, babam gittiğinden beri kapıyı annem açardı çünkü. Gözetleme deliğinden baktıktan sonra annem öyle bir sevinçle ve aceleyle kilidi çevirdi ki hayret ettik. Kapı açıldığında gözlerimize inanamadık. Gelen babamdı, bize dönmüştü… Sevinç çığlıkları atarak koşup boynuna sarıldık.

İzinler kaldırıldığı için babam izinsiz gelmişti. Savaş hali devam ederken arkadaşlarına güvenip görevini izinsiz terk etmenin ne anlama geldiğini ben bilmiyordum. Firar ne demek, Divan-ı Harp ne demek, bilmiyordum. Bir aksilik olur da babamın birliğinden izinsiz ayrıldığı anlaşılırsa ne olurdu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, babam geri gelmişti. Babamla birlikte neşemiz, mutluluğumuz geri gelmişti. Dünyalar bizimdi.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

Kulakları Küpeli

“Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”

Sesleriyle irkildim. Okul bahçesinde bir grup öğrenci halka oluşturmuş el çırparak hep bir ağızdan bu tekerlemeyi söylüyordu. Halkanın tam ortasına aldıkları, başını öne eğmiş öylece duran küçük kızı hemen tanıdım. Kan beynime sıçramıştı. Odamdan fırlamamla halkayı dağıtmam bir oldu. Bacaklarıma...

Kulakları Küpeli

“Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”

Sesleriyle irkildim. Okul bahçesinde bir grup öğrenci halka oluşturmuş el çırparak hep bir ağızdan bu tekerlemeyi söylüyordu. Halkanın tam ortasına aldıkları, başını öne eğmiş öylece duran küçük kızı hemen tanıdım. Kan beynime sıçramıştı. Odamdan fırlamamla halkayı dağıtmam bir oldu. Bacaklarıma sarılan küçük kızın elinden tutarken diğer çocukları da bir daha arkadaşlarına böyle davranmamaları konusunda uyardım.

Minik Elif rehberlik servisinde çalıştığım okulun ilköğretim birinci sınıfındaydı. Onunla ilgili endişelerimi sınıf öğretmenine daha önce bildirmiştim. İkimiz de ailesiyle konuşmadan önce Elif’i bir süre daha gözlemlemeye karar vermiştik. Artık aileyle konuşmanın zamanı gelmişti. Küçük kız odamdaki yapbozla oynarken ben de ailesini arayıp müsaitseler hemen görüşmemiz gerektiğini söyledim.

 

KULAKLARI KÜPELİ

Berrin Müzeyyen ALPAY

“Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”

Sesleriyle irkildim. Okul bahçesinde bir grup öğrenci halka oluşturmuş el çırparak hep bir ağızdan bu tekerlemeyi söylüyordu. Halkanın tam ortasına aldıkları, başını öne eğmiş öylece duran küçük kızı hemen tanıdım. Kan beynime sıçramıştı. Odamdan fırlamamla halkayı dağıtmam bir oldu. Bacaklarıma sarılan küçük kızın elinden tutarken diğer çocukları da bir daha arkadaşlarına böyle davranmamaları konusunda uyardım.

Minik Elif rehberlik servisinde çalıştığım okulun ilköğretim birinci sınıfındaydı. Onunla ilgili endişelerimi sınıf öğretmenine daha önce bildirmiştim. İkimiz de ailesiyle konuşmadan önce Elif’i bir süre daha gözlemlemeye karar vermiştik. Artık aileyle konuşmanın zamanı gelmişti. Küçük kız odamdaki yapbozla oynarken ben de ailesini arayıp müsaitseler hemen görüşmemiz gerektiğini söyledim.

Bazılarının deli, bazılarının ise içe kapanık sandığı Elif aslında her ikisi de değildi. Elif sadece diğer çocuklardan farklılıkları olan bir çocuktu. Belki arkadaşlarından daha zeki ve daha başarılı olabilecek kapasitesi vardı. Ancak bunun anlaşılabilmesi için özel bazı eğitimlere ihtiyacı vardı. Elif’in gelecekte kendi ayakları üzerinde duran bir birey olabilmesi ailesinin onun özel eğitimi konusunda ikna edilmesine bağlıydı. Böyle durumlarda çok hassas olmak ve mutlaka olumlu sonuç almak gerektiğine inandığım için aileyle konuşacaklarımı not almaya başladım. Bir taraftan da çocukluk yıllarımın Bedia’sını düşündüm.

Zavallı kız, “Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!” diye bağırışımıza sinir olur, kaçar, yıkık bahçe duvarının arkasına saklanırdı. Bedia, bize göre Deli Bedia, Hatice Nine’nin torunuydu. Doğarken annesini kaybettiği ve babası da ipe sapa gelmez bir serseri olduğu için anneannesiyle yaşıyordu. Kocaman bir bahçenin ortasında, korku filmlerini aratmayacak bir evde yaşayan yaşlı bir kadın ve bir çocuk… İzlediğimiz filmlerin de etkisiyle uydurduğumuz çeşit çeşit hikâyelerin ana mekânıydı bu kocaman, ıssız ev. Filmin kahramanları ise Deli Bedia ve anneannesi...

Büyüğüyle küçüğüyle bütün mahalleli Bedia’nın deli olduğu konusunda hemfikirdi. Kimine göre doğuştan böyleydi kimine göre sonradan olmuştu. Kerpiç duvarının bir bölümü yıkılmış bahçeleri oyun oynadığımız boş arsanın hemen bitişiğindeydi. Bazen evde neler olup bittiğini keşfetmek için sırayla duvarın yıkık yerinden atlayıp bahçeye girerdik. Bazen Bedia bazen de anneannesiyle göz göze gelir çığlık çığlığa kaçışırdık. Hatice Nine ağaçlarından meyve koparmak için bahçeye girdiğimizi sanıp peşimizden koşardı. Bedia’y’la karşılaşmak ise çok daha korkunçtu. Bahçeden kurtulunca birbirimize; kocaman gözleri, kocaman ağzı, uzun sivri tırnakları olan bir yaratık gördüğümüzü “ Ben gördüm sen de gördün mü?” diye heyecanla anlatırdık.

Mahalleliye göre o kesin deliydi. Başını hep öne eğer, hiç konuşmaz, gözlerini bir noktaya diker, ellerini pazen elbisesinin cebine sokar bir sağa bir sola sallanır dururdu. Bazen de sanki kuş gibi kollarını çırpa çırpa aynı noktada dönerdi. Onunla karşılaştığımızda biz canavar görmüş gibi kaçışırdık, o hiç tepki vermezdi. Üstelik çoğu zaman da kendisini görmeyelim diye bahçe duvarının arkasına saklanırdı.

Psikolojik danışmanlık eğitimi aldığım yıllarda bu tür davranışlar sergileyen çocuklarda otizm rahatsızlığı olabileceğini öğrenmiştim. İşte o zaman Bedia’yı bizden farklı kılan davranışlarını binlerce defa hayalimde canlandırmış çok geç de olsa Bedia’ nın deli olmadığını anlamıştım.

Anneannesinin ölümünden sonra ona ne oldu, öğrenemedim. Büyük bir ihtimalle Bedia’yı kaybetmiştik. Zamanla otizmli çocuklar vicdanımın kanayan yarası haline geldi. Vicdanımın sağlıklı yanı ise kendimi Bedia gibi Elif gibi farklılıkları olan çocukları topluma kazandırmaya adamıştım.

Bunları düşünürken Elif’in anne ve babası odama girdi. Sınıf öğretmeniyle birlikte, Elif’in ailesine onun eğitiminde izlenmesi gereken yol konusunda önerilerde bulunduk. Onlar da çocuklarının iyiliği için her şeyi yapacaklarını söyleyerek minnet dolu bakışlarla okuldan ayrıldılar.

Eve geldiğimde hâlâ beynim zonkluyordu. Aklımda Bedia ve Elif vardı. Yarın Elif için bambaşka bir gün olacaktı. Peki ya Bedia… Bedia… Deli Bedia… “Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”. Deli değildi Bedia ama babasının serseriliğine, anneannesinin yaşlılığına, mahallelinin cehaletine kurban edilmişti. Eğitilebilecek, kendi ayakları üzerinde durabilecekken yalnız bırakılmış binlerce kayıp otizmli çocuktan sadece biriydi.

Rüyamda tıpkı yaşıtları gibi koşmak, oynamak ve gülmek isteyen binlerce otizmli çocuğun bana doğru koştuklarını gördüm. Fark edilmeyi bekleyen daha yüzlerce Elif vardı biliyordum...

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

 

ŞİİR SEÇMELERİ

Beyazlar Sarardı Sokakları


 

BEYAZLAR SARARDI SOKAKLARI

Remzi Anıl TOPRAK

Ve beyazlar sarardı sokakları,
Gül bahçeleri kökünden ağlardı.

Kadınlar vardı
Kadınlar vardı yol kenarlarında mahzun
Tek göz odalarında yoksul…
Kuru ekmeğe muhtaçtı ocakları,
Bir kuru ekmek peşinde koşardı kocaları…

Kocaları vardı;
Bıyıklı, kirli ve terli
Kaza yapınca bir Ocak akşamı Her seçim oy verdiğin...

Beyazlar Sarardı Sokakları


 

BEYAZLAR SARARDI SOKAKLARI

Remzi Anıl TOPRAK

Ve beyazlar sarardı sokakları,
Gül bahçeleri kökünden ağlardı.

Kadınlar vardı
Kadınlar vardı yol kenarlarında mahzun
Tek göz odalarında yoksul…
Kuru ekmeğe muhtaçtı ocakları,
Bir kuru ekmek peşinde koşardı kocaları…

Kocaları vardı;
Bıyıklı, kirli ve terli
Kaza yapınca bir Ocak akşamı
Her seçim oy verdiğine sinirli!
Kocaları vardı
Bir daha vurmayacağına yeminli
Ve feryatlar sarardı sokakları...
Kaç bebesi olduğundan şüpheli
Kocaları vardı.

Bebeleri vardı
Kırmızı ışıklarda bekleyen
Bebeleri vardı hep sevilmek isteyen
Ve hiç sevilmeyen...
Bebeleri vardı, yara izlerine inat
Saçlarını üç numara kestiren
Ve şarkılar söylerdi akşamları...
Mahalledeki bir güzeli
Ömrü boyunca bekleyen
Bebeleri vardı

Güzeller vardı
Vefasız, şen ve kaygısız.
Güzeller vardı gözleri senin gibi
Ve de ne talihliydi onların sahibi
Güzeller vardı,
Her birinde senden bir parça vardı
Ve çalgılar susardı akşamları...
Her güzelde senden
Bir parça vardı...

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 22.01.2012)

 

Sevda Yolu


 

SEVDA YOLU

Remzi Anıl TOPRAK

-Kalbimden dökülen bir sudur sevdam.
             Kervansız, yıldızlı diyarlara uzanan bir umut olur
                                         Yaşar.
                    Ufukta kaybolur kara dumanı.
                          İki yakası ırak vuslat,                                Gövdesi, fukara gönüllere              ...

Sevda Yolu


 

SEVDA YOLU

Remzi Anıl TOPRAK

-Kalbimden dökülen bir sudur sevdam.
             Kervansız, yıldızlı diyarlara uzanan bir umut olur
                                         Yaşar.
                    Ufukta kaybolur kara dumanı.
                          İki yakası ırak vuslat,
                               Gövdesi, fukara gönüllere
                                     Kurtuluştur.
                                      -Göğe tavaf etsen ne çare
                                      Unutulur eski diyarlar.
                                          Görürse Tebrizli burayı
                                            Dayanamaz
                                                 Ağlar…

-Geçitleri haramdır sevdaya,
     Etekleri ıssız,
         Dorukları yazsız
            Yaman sıra dağlar…
               Biraz ardı,
               -Memleket sefasıdır.
                   Kurur sevdam,
                       Kurur akşam,
                           Hicap olur
                              Ağlar…

-Ey felek!
       Yoktur yalanım gönlümün en son katında
       Görmeden sevdi gönül vefasız dilberi,
       Kerem’in kül edildiği Asi diyar da
       Yersizse kelamım, kırasın bu elleri…
       -Ey! Garptan insafa gelen güzel vilayet-i Beyrut,
       -Ey! Şafak vakti solan cennetin kayısı bahçeleri,

-Serap etseniz şehrinizi, selam durur sevdama kutsal yurt.
       Gerisi kibirdir,
            Sevdaya ihanettir.
            Bakar sevda Aslı’sına,
                -Kerem gibi
                    Kül olur
                    Ağlar…

                    Gün gelir,
                       Sevda gelir kutsal şehrine
                           Çöller cana gelir.
                                Yorgun sevda yolu ihanete
                                   -Hicaz olur
                                        Remzi Anıl TOPRAK Yanar!


.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 16.01.2012)

 

Bilir miydin?


 

BİLİR MİYDİN?

Atalay YAĞMUR

Bilir miydin,
O günün bu günden farkını?
Neden günahla sevabı harmanladın?
Kaç basamakta çıkılır arşa?
İnişi kaç saatlik yol?

Sen bilir miydin,
Neden gülmezdi yüzleri?
Neden sefa ile cefayı harmanladın?
Emir kimdendi?
Nedendi içindeki kin?

Peki, sen Bilir miydin,
Kaç damla yaş düşer gözünden annesi ölenin? Neden gözyaşı ile...

Bilir miydin?


 

BİLİR MİYDİN?

Atalay YAĞMUR

Bilir miydin,
O günün bu günden farkını?
Neden günahla sevabı harmanladın?
Kaç basamakta çıkılır arşa?
İnişi kaç saatlik yol?

Sen bilir miydin,
Neden gülmezdi yüzleri?
Neden sefa ile cefayı harmanladın?
Emir kimdendi?
Nedendi içindeki kin?

Peki, sen Bilir miydin,
Kaç damla yaş düşer gözünden annesi ölenin?
Neden gözyaşı ile miski harmanladın?
Bu inadın sebebi ne?
Bu emri kimden aldın?

Peki, sen bilir miydin,
Kaç anlık gücü olduğunu sevginin?
Ve ölmez olduğunu nefretin.
Boş ver
Gene de bilme.

  


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 12.01.2012)

 

Kanatlılar


 

KANATLILAR

Atalay YAĞMUR

Kımıldamadı aylar ve yıllar,
Kana Kan savaştı oğullar.

Dağ başında duman,
Yüreğime mengene zaman,
Sende şahit ol, atlılar yüreği kanatlılar.

Sanki bir düğünlük yarıştı, gelinlik kızlara.
Ölümün mesafesi bir karıştı, damatlık delikanlılara.

Güneşe set olunca çınar,
Gölgesinde aşkta yanar. Zaman kıvranır, zaman yanar, Atlılar,...

Kanatlılar


 

KANATLILAR

Atalay YAĞMUR

Kımıldamadı aylar ve yıllar,
Kana Kan savaştı oğullar.

Dağ başında duman,
Yüreğime mengene zaman,
Sende şahit ol, atlılar yüreği kanatlılar.

Sanki bir düğünlük yarıştı, gelinlik kızlara.
Ölümün mesafesi bir karıştı, damatlık delikanlılara.

Güneşe set olunca çınar,
Gölgesinde aşkta yanar.
Zaman kıvranır, zaman yanar,
Atlılar, umuda kement attılar.

Mahmuzladı atını gidenlere karıştı toy delikanlı,
Küsmedi kadere hayatla barıştı, gelinlik kız.

Atlılar çok şeker çok tatlılar ,
Atlılar meleklerin koynunda yattılar.

Bir düğün alayı,
Ve bir yıldız şenliği,
Ayla yıldızlar dans ederken,
Atlılar,
Bize umut attılar.

 

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 12.01.2012)

 

Gülten


 

GÜLTEN

Atalay YAĞMUR    

Gülten'le konuştu gözlerimiz anlaştı diller gibi,
Ama hala yabancıyız Gülten'le birbirimize eller gibi.
Gülten geldi aklıma, yaş doldu gözlerime, aktı seller gibi,
Gülten umursamadı, içti selden, hayat buldu güller gibi.

Gülten şimdi damla damla yaş gözümde
Dilim tutuldu, gene de Gülten var her sözümde. Gültensiz yaşanmı...

Gülten


 

GÜLTEN

Atalay YAĞMUR    

Gülten'le konuştu gözlerimiz anlaştı diller gibi,
Ama hala yabancıyız Gülten'le birbirimize eller gibi.
Gülten geldi aklıma, yaş doldu gözlerime, aktı seller gibi,
Gülten umursamadı, içti selden, hayat buldu güller gibi.

Gülten şimdi damla damla yaş gözümde
Dilim tutuldu, gene de Gülten var her sözümde.
Gültensiz yaşanmıyor dünyanın baharında güzünde,

Saklayamadık aşkımızı, Hain abisi duydu bizi,
Umut baharında vurdu ikimizi.

 

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 05.01.2012)

 

Fesleğen Senin Kokundur Hani


 

FESLEĞEN SENİN KOKUNDUR HANİ

Emel ŞAKACI     

Havâi maviler de yayılsın,
Poyrazın soğuk pençesiyle çizilmiş
Derin geçitlerine semanın.
Siyahlar beyazları mat etmeden;
Satranç tahtasının aşınmış karelerinde
Kırmızı kaleler kurulsun,
Çocukluğumu kuşatan platolarda.
Dudaklarım düşmesin bu sefer,
Gözyaşlarım dökülmesin, Lekeli parke taşlarının Derisi ça...

Fesleğen Senin Kokundur Hani


 

FESLEĞEN SENİN KOKUNDUR HANİ

Emel ŞAKACI     

Havâi maviler de yayılsın,
Poyrazın soğuk pençesiyle çizilmiş
Derin geçitlerine semanın.
Siyahlar beyazları mat etmeden;
Satranç tahtasının aşınmış karelerinde
Kırmızı kaleler kurulsun,
Çocukluğumu kuşatan platolarda.
Dudaklarım düşmesin bu sefer,
Gözyaşlarım dökülmesin,
Lekeli parke taşlarının
Derisi çatlamış tabanlarına.
Fesleğen kokusuyla yağsın yağmur.
Sümbül ve fesleğen koksun
Çocukluğumu kuşatan platolar;
Fesleğen senin kokundur hani…

Antika bir saatin
Yelkovanının üveyliğiyle
Tebessümü kovulmuş
Çocukluğum ağlamasın.
Fesleğen kokusuyla yağsın yağmur
Dalgalı saçlarım yüzünü öperken.
Fesleğen senin kokundur hani…

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

 

Mavi Yunuslar Kervanı


 

MAVİ YUNUSLAR KERVANI

Emel ŞAKACI     

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.
Nar çiçeği olup açsa kırmızı mercanlar;
Anemonlarla donattığım,
Okyanus suyundan saraylarımın
Kristal bahçelerinde.
Bir mercan dalından solusam;
Hiç kalmasa derdim tasam.
Ebemkuşağından bir mendille silsem İnci yaşlarımı Ve safir...

Mavi Yunuslar Kervanı


 

MAVİ YUNUSLAR KERVANI

Emel ŞAKACI     

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.
Nar çiçeği olup açsa kırmızı mercanlar;
Anemonlarla donattığım,
Okyanus suyundan saraylarımın
Kristal bahçelerinde.
Bir mercan dalından solusam;
Hiç kalmasa derdim tasam.
Ebemkuşağından bir mendille silsem
İnci yaşlarımı
Ve safir kanatlar kondursa omuzlarıma
Yağmur meleği,
Nazlanmadan.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara.
Bir Hıdrellez sabahı yanaşsa iskeleye
Aşı boyalı kayıklar.
Oyalı bir mendil atsalar sulara;
Parmakları kına kokan kızlar,
Ardımdan.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Akik taşısalar katar katar.
Kuyruklarının ucundan
Lapis lazuli saçarak
Deniz cadılarının uğursuz çentiklerine.
Işıklı güneş yolunu açsalar,
Karanlığın dehlizlerine.
Renklerin tükendiği yerde kursalar
Allı morlu çadırlarını;
Okyanusa can katsalar.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

 

Üç Sessiz Kumral Harf

 

ÜÇ SESSİZ KUMRAL HARF

Emel ŞAKACI

Kadim bir alfabeden
Özenle seçilmiş,
Üç sessiz kumral harfti ismin
Ve harflerin ortasında
İki sesli süvariydi kirpiklerin.
Kader ağlarını benim için örüyordu
İlmek İlmek
Kumpaslarda.
Lepiska saçlarını kulelerden salan
Talihsiz masal prensesiydim.
Bahtımın tarumar tahtına tırmanan
Yağız atlı yakışıklı prens değil Ölü b...

Üç Sessiz Kumral Harf

 

ÜÇ SESSİZ KUMRAL HARF

Emel ŞAKACI

Kadim bir alfabeden
Özenle seçilmiş,
Üç sessiz kumral harfti ismin
Ve harflerin ortasında
İki sesli süvariydi kirpiklerin.
Kader ağlarını benim için örüyordu
İlmek İlmek
Kumpaslarda.
Lepiska saçlarını kulelerden salan
Talihsiz masal prensesiydim.
Bahtımın tarumar tahtına tırmanan
Yağız atlı yakışıklı prens değil
Ölü bir kurbağaydı.
Öptüm öptüm,
Bir sen etmedi.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

Dalgalara Benzeyen


 

DALGALARA BENZEYEN

Seda ARTUÇ    

-Bu mısraların en çok yakıştığı dostuma…-

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kıyıyı dövüyor sesin
Martılar korkuyor çığlığından
Sükûtundan ürküyorum…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kucağında uyuyor devler
Sular koşuyor peşin sıra
Köpük köpük rüyalar
Saçlarıma doluyor…

Sen dalgasın, dalgasın sen Rüzgâra sevdalısın Değişirsin her l...

Dalgalara Benzeyen


 

DALGALARA BENZEYEN

Seda ARTUÇ    

-Bu mısraların en çok yakıştığı dostuma…-

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kıyıyı dövüyor sesin
Martılar korkuyor çığlığından
Sükûtundan ürküyorum…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kucağında uyuyor devler
Sular koşuyor peşin sıra
Köpük köpük rüyalar
Saçlarıma doluyor…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Rüzgâra sevdalısın
Değişirsin her lahza
Bir varsan
Bir yoksun
Asi ırmaklara hancısın
Martılar ardından ağlar
Rüyalar dolar saçlarıma…

Sen,
Gemiyi delen Hızr’sın
Gözlerin deniz feneri
Ârife aşikâr hikmetin
Bırak gövdende yıkansın
Rayihası gecelerin
Sen dalgasın, dalgasın sen…

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 04.03.2011/ Ankara

 

 

Yalnız Bir Heykel

 

YALNIZ BİR HEYKEL

Emel ŞAKACI

Ben hep seni düşlerim.
Pencerenin önüne geçer,
Güvercinleri beslerim.
Gelirler ve giderler birer ikişer;
Konarlar
Soğuk, sessiz hayallerime.
Yalnız bir heykelim ben
Ve hep seni düşlerim.

Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.
Uçurtmalar vardır kanarya rengi,
Uçarlar kanarya kanarya…
Ben yalnız ve kimsesiz bir heykelim; Gü...

Yalnız Bir Heykel

 

YALNIZ BİR HEYKEL

Emel ŞAKACI

Ben hep seni düşlerim.
Pencerenin önüne geçer,
Güvercinleri beslerim.
Gelirler ve giderler birer ikişer;
Konarlar
Soğuk, sessiz hayallerime.
Yalnız bir heykelim ben
Ve hep seni düşlerim.

Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.
Uçurtmalar vardır kanarya rengi,
Uçarlar kanarya kanarya…
Ben yalnız ve kimsesiz bir heykelim;
Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.

Penceremden seyrederim ben
Kapalıyken tül perdelerim.
İstemem görmesin kimse
Dudağımdaki parmak izini.
Saksıda on bir aylık çiçekleri,
Bir ölür bir dirilir.
On bir aylık dönülmez yol olur.
Dönmediğin her bir gün,
Demir tırnaklı vahşi bir kuş olur.
Paslı tırnakları,
Ruhumun en derin yerindeki
En güzel yüzlü tomurcuğu,
Kesip koparan hoyrat olur.
Nasırlaşır mazinin çıbansı sancıları,
Kabuk bağlar elmacık kemiklerimde.
Sıkı sıkıya kaparım perdelerimi,
İstemem görmesin kimse.
Sen de görme.
Bekleyişlere liman gözlerimi,
Üzme sınırsız gelmeyişlerinle.
Yalnız bir heykelim ben
En nihayetinde.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 10.04.2010)

 

 

Şeker Bayramı

 

ŞEKER BAYRAMI

Emel ŞAKACI

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Herkesin bayramını kutlayacaktım
Ablamın sözünü tutacak
Şekerlikten
Sadece bir şeker alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
İyi bir abi olacak
Kız kardeşimin elini hiç bırakmayacaktım
Harçlık veren çok olursa
Ona oyuncak bebek alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne Bayramdır diye u...

Şeker Bayramı

 

ŞEKER BAYRAMI

Emel ŞAKACI

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Herkesin bayramını kutlayacaktım
Ablamın sözünü tutacak
Şekerlikten
Sadece bir şeker alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
İyi bir abi olacak
Kız kardeşimin elini hiç bırakmayacaktım
Harçlık veren çok olursa
Ona oyuncak bebek alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Bayramdır diye uslu duracak
Kimsenin uçurtmasını yırtmayacaktım
Kuşları sapanla vurmayacak
Kedileri korkutup kaçırtmayacaktım

Ben bugün
Şeker toplayamadım anne
Boğazımdaki parmak izleri kadar
Bile toplayamadım
Bu izler nerden çıktı
Bilmiyorum anne

Biliyor musun anne
Canım hiç çikolata,
Şeker istemiyor artık
Hiç dondurma istemiyor
Sadece uyumak istiyorum
Bana ninni söyler misin?

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 28.03.2011)

 

 

Gönlüne Hikâyeler Düşen Yazar

E-posta Yazdır PDF

Aklıma Yıldız DüştüGönlüne, ilhamına hikâyeler düşen yazar Osman Çeviksoy... On altı kitabından on dört tanesi, okuyucuya birbirinden güzel hikâyeler sunan yazar... Sayın Çeviksoy, son yazdığı hikâyeleri, Aklıma Yıldız Düştü ve Karanlıkta Ses Gibi adlı kitaplarda toplamış. Akçağ Yayınları arasında yayımlanan bu eserleri, imzalayıp göndermiş; sağ olsun... Her kitabı okurken yaptığım gibi, bazı satırların altını çizerek, sayfa kenarlarına notlar düşerek okudum onları da... Bu yazımda, o notlardan bazılarını sizlerle paylaşacağım. Bu arada belirteyim; yazar ve yayınevi yetkilileri her ne kadar öyküyü tercih etmişlerse de ben hikâye kelimesini tercih edeceğim; nedense öyküye bir türlü ısınamadım, alışamadım...

"Aklıma Yıldız Düştü" adlı eserde on iki hikâye yer almış. Son dört hikâye, "Akkız Anamın İpek Mendili" başlığı altına toplanmış. Bu bölüm, kitabın altmış beş sayfasını işgal etmiş. Bu bölümü okurken, "Çeviksoy, bir roman denemesi yapmış; teferruatlandırıp uzatarak tadını bozmayı istemediği için bir uzun hikâye şeklinde bırakmış olmalı." diye düşündüm.

Devamını oku...

4. Dönem Atölye Çalışmaları İlk Ürünlerini Vermeye Başladı.

E-posta Yazdır PDF

Dördüncü dönem yazarlık atölyeleri 01 Kasım 2011 tarihinde yeni katılımcılarla çalışmalarına başladı. Başladığı günden itibaren yoğun ama zevkli bir çalışma takvimi izleyen atölye katılımcıları ilk ürünlerini vermeye başladılar.

Devamını oku...

Sayfa 1 - 16

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Yeriniz Anasayfa