Nice Yıllara Mutluluk
Gözlerim dalgın bir şekilde etrafı seyrederken, zihnim zamanın yavaş ilerleyişine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bazen gözlerimi kapatıp yüz yirmiye kadar sayıyor, açtığımda zamanın iki dakika daha ilerlemiş olmasına için için seviniyordum. Peşimden koşturan afacan çocukları güldürebilmek için onlarla biraz sohbet ediyordum ama zihnimden takip etmekte olduğum zaman, akışına ansızın ara veriyordu. Kulaklarım, sadece saniye ibrelerinin tik taklarını duymak istiyordu, etraftaki duygudan yoksun kahkahaları değil.
Üzerimdeki Noel baba kostümü ne kol saati ne de cep telefonu taşımama imkan veriyordu. Sanırım yeni yıla girmemizin üzerinden yaklaşık bir saat geçmiş olmalıydı. Bu mekândan kurtulup eşim Canan ve oğlum Ahmet’in yanına gidebilmem için bir yarım saat daha gerekiyordu. Etraftaki insanlarda hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu, hep bir ağızdan söylenen şarkıların sonu gelmek bilmiyordu. Masaların arasında dolaşan çalgıcılar da halinden memnun görünüyordu. Her biri müzik aletlerinden çıkan ezgilerle sanki yeniden hayat buluyor, yüz binlerce kişiye konser veriyormuşçasına gururla işini yapıyordu. O sırada kemancı Salim’in benim bulunduğum yöne doğru gelmekte olduğunu fark ettim.
NİCE YILLARA MUTLULUK
Erhan ÖZEL
Gözlerim dalgın bir şekilde etrafı seyrederken, zihnim zamanın yavaş ilerleyişine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bazen gözlerimi kapatıp yüz yirmiye kadar sayıyor, açtığımda zamanın iki dakika daha ilerlemiş olmasına için için seviniyordum. Peşimden koşturan afacan çocukları güldürebilmek için onlarla biraz sohbet ediyordum ama zihnimden takip etmekte olduğum zaman, akışına ansızın ara veriyordu. Kulaklarım, sadece saniye ibrelerinin tik taklarını duymak istiyordu, etraftaki duygudan yoksun kahkahaları değil.
Üzerimdeki Noel baba kostümü ne kol saati ne de cep telefonu taşımama imkan veriyordu. Sanırım yeni yıla girmemizin üzerinden yaklaşık bir saat geçmiş olmalıydı. Bu mekândan kurtulup eşim Canan ve oğlum Ahmet’in yanına gidebilmem için bir yarım saat daha gerekiyordu. Etraftaki insanlarda hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu, hep bir ağızdan söylenen şarkıların sonu gelmek bilmiyordu. Masaların arasında dolaşan çalgıcılar da halinden memnun görünüyordu. Her biri müzik aletlerinden çıkan ezgilerle sanki yeniden hayat buluyor, yüz binlerce kişiye konser veriyormuşçasına gururla işini yapıyordu. O sırada kemancı Salim’in benim bulunduğum yöne doğru gelmekte olduğunu fark ettim. Bende ona doğru birkaç adım atarak:
“Salim saat kaç oldu? Bana saatin bir buçuğa yaklaştığını söyle lütfen.” dedim.
“Henüz biri çeyrek geçiyor Ozan abi. Senden çok daha geç çıkacak olanlar da var,ne bu acele?”
Salim, çalgıcı ekibinin en küçüğüydü. Henüz on beş yaşındaydı. Ortaokulu bitirince okumayı bırakıp büyükleriyle farklı farklı etkinliklerde keman çalmaya başlamıştı. Yılbaşı gecesinin yorgunluğuyla omuzlarında yeryüzünün ağırlığını taşıyan bir görünümü vardı. Konuşurken sandalyeden destek alıyor, göz kapaklarını açık tutmakta zorlanıyor ve kesik kesik nefes alıyordu. Yeni yılı çalışarak karşılayacak yaşta değildi. Geçim sıkıntısıyla mücadeleye mecbur olmak yerine şuan televizyon karşısında bir yandan kanal değiştirip öte yandan yeni yılla ilgili dileklerini düşünmekle geçirmeliydi zamanını.
“Ahmet uyumadan evde olmalıyım. Ama ne var ki şu ön masadaki göbekli adamlarla bir on beş dakika daha aynı yerde bulunmak zorundayım.” Dedim eğlenmekten usanmayan kalabalığa bakarak.
Salim, boşa zaman harcıyor gibi görünmemek için aceleyle yanımdan ayrıldı. Bende, aklındaki ağır ağır ilerleyen saati bir kenara bırakarak işime yönelmeliydim. Bu akşamki görevim hiçbir müşterinin somurtarak oturmasına fırsat vermemekti. Noel baba kıyafetlerimle, insanların yüzlerini güldürüp yeni yıla mutlu bir şekilde girmelerini sağlamalıydım. Veya vazifemi, mekândaki eğlencenin dozunu arttırıp konukların daha rahat cüzdanlarını boşaltmasını ve patronun yeni yıla biraz daha zengin girmesini sağlamak şeklinde tanımlayabilirdim.
Tüm çabalarıma rağmen güldüremediğim, Ahmet’in yaşlarında, turuncu saçlı huysuz çocuğun babası, yine masalarına gelmem için işaret ediyordu. Çocuk, masadaki eğlenceden tamamıyla uzaktı, etrafındakilere yönelttiği kızgın bakışlarını kimse göremiyordu. Annesi olduğunu düşündüğüm kişi, bıraksalar mikrofonu alıp bildiği tüm şarkıları seslendirecek kadar eğlenceye kaptırmıştı kendini. Çalgıcıların üzerine saçtığı paralardan, ekonomik durumunu az çok kestirebildiğim baba ise dünyanın yalnızca kendi etrafında döndüğüne inanmış bir ifadeyle gerilerek sandalyesinde oturmaktaydı.
Küçük çocuğun yanına gidip gün içinde toplamda kaç farklı kişiye yaptığımı hatırlamadığım şakalarımı yineledim. Çocuğun ilgisini çekmeyi başarmıştım ama yüzünde, eğlendiğine dair hiçbir iz yoktu. Çatıda bıraktığım geyiklerden, oyuncak çantamdaki ilginç hediyelerden ve sadece uslu çocukların beni görebilme ayrıcalığına sahip olmasından sırayla bahsederken, çocuğun beklenmedik bir davranışıyla karşılaştım. Cebinden çıkarttığı yüz TL’lik banknotu hiçbir şey söylemeden bana uzattı.
“Ama bu senin paran, güzel oyuncaklar almak için harcamalısın bunu.” Dedim şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak.
“Ben para istemiyorum, oyuncak da istemiyorum. Bunlardan fazlasıyla var bende.”
“Bu ne hoş… Çok güzel bir hayatın var öyleyse. Peki, neden hiç gülmüyorsun bu akşam?”
Çocuğun söyleyeceklerine ilk kez karşılaştığım esrarengiz bir sandığın kapağını aralar gibi merak duyuyordum.
“Her şeyim var ama bunlar güzel bir hayat için gerekli değil. Uzaktan kumandalı arabalarım, yürüyebilen robot adamlarım, filmlerdekine çok benzeyen oyuncak silahlarım arasında bir başıma yaşıyorum.”
Çocuğun sıkıntısını anlamıştım. Onunla oturup uzun uzun konuşmak, hayata bakışında olumlu etkilerde bulunmak isterdim ama mekândan ayrılma vaktim yaklaşıyordu. Ayrıca Ahmet’e o uyumadan eve yetişeceğime dair söz vermiştim, mutlaka beni bekliyordu o an.
“Henüz çok küçüksün, yaşamın istemeyeceğin kadar sürprizler çıkaracak karşına. Sayamayacağın kadar sevdiğin insanlar olacak çevrende zamanla” dedim gülümseyen gözlerle çocuğa bakarak. Ardından, görevimi tamamlamadan önce son kez etrafta dolaşmak üzere o masadan ayrıldım.
Masadaki tabaklardan boş yer kalmamasına rağmen hala garsonlara siparişler yağdıran insanların arasından geçtim. Farklı ülkelerin mutfağından, adını dahi bilmediği yemekleri hızlı hızlı yemeye çalışanlara sahte gülümsemelerle baktım. Çocuğuyla ilgilenmediğim için tehditler savuran kötü kalpli fabrikatör görünümlü adama istemeden boyun eğdim. Bir sonraki gidecekleri mekâna, beni de yanlarında götürmek için teklifte bulunan ‘sonradan görme’ şeklinde tanımlanabilecek kalabalıktan hızla uzaklaştım. Hoyratça indirilip kaldırılan çatal, kaşık ve tabak seslerinin giderek şiddetlendiğinin farkına vardım. Etraftaki hareketlilikten başımın döndüğünü hissettim ve o an saatin bir buçuk olduğunu öğrendim.
Noel baba kıyafetlerimi hızlıca çıkarıp oradan ayrıldım. İlerlemekte olduğum cadde üzerindeki tüm mekânlarda yılbaşı eğlencesi tüm hareketliliğiyle sürmekteydi. Eğlence sadece mekânlarla sınırlı kalmamış, yollara da taşmıştı. Tüm akşam boyunca eşlik ettikleri şarkılarla yetinememiş olanlar, şimdi caddede yüksek sesle eğlenmeye devam ediyordu. Farklı farklı şarkıları birbirine karıştırarak seslendiren sarhoşlar, kahkahasını nedensiz şekilde dakikalarca uzatanlar ve her fırsatta hayata isyan etmesine rağmen şimdi etrafa mutluluk saçma rolünde olan dostlar, eve giderken yol boyunca beni yalnız bırakmadılar.
Eve yaklaştığımda salonun ışığının yanmakta olduğunu fark ettim. Tahmin ettiğim gibi hala beni bekliyor olmalılardı. Ahmet normalde geliş saatlerimde camda yolumu gözler olurdu ama şuan ya televizyon karşısında yılbaşı programlarıyla vakit geçiriyorlar ya da birbirlerine yeni yıla dair umutlarından bahsediyorlardı.
Tek katlı evimizin dış kapısını yavaşça açtım televizyondan geldiğini düşündüğüm bir ses dışında evde hiçbir hareketlilik yoktu. Yoksa onlar uyumadan yetişememiş miydim? Bu düşüncenin etkisiyle içime bir huzursuzluk duygusu çöreklendi. Tedirgin adımlarla salona doğru ilerlediğimde eşimin koltukta uyukluyor olduğunu gördüm. Ahmet odasına gidip derin bir uykuya dalmıştı. Kendisine, o uyumadan mutlaka eve varacağımı ve yeni yılın ilk saatlerinde beraber zaman geçireceğimizi söylemiştim. Gün içinde çok sayıda çocuğa anlattığım Noel baba hikâyelerinin hepsini ona da anlatacaktım ama geç kalmıştım.
Televizyonda açık bırakılan kanalda, daha önce hiç denk gelmediğim bir dizi oynamaktaydı. Dizide de o an konu yılbaşıydı; ekranda bizimkine benzeyen bir salonda, bizimkine hiç benzemeyen gösterişli bir yılbaşı sofrası görünmekteydi. Eşimin bu akşam için hazırladığı sofra, hala yerinde durmaktaydı, sade bir görünüme sahipti ama bizler için, özel bir güne özgü olduğu rahatlıkla anlaşılabiliyordu.
Uyandırmak için Canan’ın olduğu koltuğa yaklaşıp yavaşça seslendim. Her zamanki gibi, duyduğu ilk sesle hafif uykusundan çabucak uyanıp başını doğrulttu.
“Geldin mi, Ahmet uykusuzluğa dayanamayıp odasına gidince bende burada sızıp kalmışım.” dedi Canan.
“Keşke yetişebilseydim, yeni yıla sizlerle girebilmeyi çok isterdim ama elimde değil işte, ekmek parası yüzünden bu yılbaşı akşamında da yanınızda olamadım.”
“Yılbaşı akşamı ya da sıradan başka bir gün, ne fark eder? Sen değil misin bunları yapay mutluluklar için kutlanan günler şeklinde ifade eden? Biz zaten sıcak yuvamızda mutlu bir hayat sürüyoruz. Bak sehpanın üzerinde Ahmet’in sana bir yeni yıl hediyesi var. Vermek için bekledi ama uykuya direnemedi.”
Canan’ın eliyle işaret ettiği sehpaya baktım. Üzerinde bir resim vardı. Alıp dikkatle baktım, bir kadın, bir erkek ve küçük bir çocuk beraber denizde bir gemiyle ilerliyordu, tam karşılarındaysa onları gülümseyerek bekleyen bir güneş vardı.
Ne sert dalgalar ne de denizi çevreleyen kayalıklar bu yolda mutluluğa ulaşmaya engel olabiliyordu...
(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 03.02.2012)