AYB - Edebiyat Akademisi

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

HİKAYE SEÇMELERİ

Tuvaller Mora Döndü

Allah bana peygamber sabrı vermemiş sonuçta, zorlamamak lazımdı. Yaşadıklarımızın ardından kendimi ona nasıl ifade edeyim bilemedim tabii ki.

Beni kıskandığı uzun zamandır ortadaydı, bunu sadece ben değil, bizi aynı ortamda gören herkes fark ediyordu. Yetenekle ilgili bir mesleğe ya da hobiye gönül verdiyseniz, aynı yola baş koyan insa...

Tuvaller Mora Döndü

Allah bana peygamber sabrı vermemiş sonuçta, zorlamamak lazımdı. Yaşadıklarımızın ardından kendimi ona nasıl ifade edeyim bilemedim tabii ki.

Beni kıskandığı uzun zamandır ortadaydı, bunu sadece ben değil, bizi aynı ortamda gören herkes fark ediyordu. Yetenekle ilgili bir mesleğe ya da hobiye gönül verdiyseniz, aynı yola baş koyan insanlar arasında olabilecek çekemezliği o hayli abartmıştı. Bizim resim kursunda Gülten’le yaşadığımız sıkıntının kaynağı buradan başladı. Üstelik ikimiz de bayanız.

Hayat zor. Bense bütün sabrımı hayatın bana çıkardığı zorluklara harcıyorum zaten. Yaşamak bu kadar yorucuyken, bir de üstüne insanların benimle uğraşmasına tahammül edemiyorum, kabul… Ancak şimdiye kadar Gülten’e hiç bulaşmamıştım. Sorunlu insanlardan hoşlanmam, onlara bir şey anlatamayacağımı bilirim çünkü. Aynı kurstaki diğer insanlar gibi değildi o. Biz hepimiz birbirimizden hoşlanıp, kurs dışında da faaliyet gösterirken o dokunanın elinde patlayacak bomba gibiydi. Hiç hoş değil. Onun yeteneksiz olması kimsenin suçu değil, kendinin bile...

 

TUVALLER MORA DÖNDÜ

Hatice ÜZGÜL

Allah bana peygamber sabrı vermemiş sonuçta, zorlamamak lazımdı. Yaşadıklarımızın ardından kendimi ona nasıl ifade edeyim bilemedim tabii ki.

Beni kıskandığı uzun zamandır ortadaydı, bunu sadece ben değil, bizi aynı ortamda gören herkes fark ediyordu. Yetenekle ilgili bir mesleğe ya da hobiye gönül verdiyseniz, aynı yola baş koyan insanlar arasında olabilecek çekemezliği o hayli abartmıştı. Bizim resim kursunda Gülten’le yaşadığımız sıkıntının kaynağı buradan başladı. Üstelik ikimiz de bayanız.

Hayat zor. Bense bütün sabrımı hayatın bana çıkardığı zorluklara harcıyorum zaten. Yaşamak bu kadar yorucuyken, bir de üstüne insanların benimle uğraşmasına tahammül edemiyorum, kabul… Ancak şimdiye kadar Gülten’e hiç bulaşmamıştım. Sorunlu insanlardan hoşlanmam, onlara bir şey anlatamayacağımı bilirim çünkü. Aynı kurstaki diğer insanlar gibi değildi o. Biz hepimiz birbirimizden hoşlanıp, kurs dışında da faaliyet gösterirken o dokunanın elinde patlayacak bomba gibiydi. Hiç hoş değil. Onun yeteneksiz olması kimsenin suçu değil, kendinin bile...

Bir insanın güzel resimler yapabilmesi için, kendiyle ya da insanlarla değil, düzenle ve yaşadığı haksızlıklarla problemi olması gerektiğini düşünmüşümdür her zaman. Yetenek aşk işi çünkü tutku ve birikim işi... En iyi ressamlar, çizgilerinin içinde çizgi ötesini gösterebilenlerdir. Kendini sınırlara hapseden ve nefretle beslenen birinin anlayamayacağı bir göz oluyor onlarda. Yanlış anlamayın ben iyi bir ressamım demiyorum. Henüz bir öğrenciyim ama en azından resim tuvali benim için problem yaratma noktası değil, problemlerimi yansıtma tahtası. Üzüldüm mü, kırıldım mı, şaşırdım mı hepsi orada. Dilimde değil. Diğer tuvallerde ne var diye bakmıyorum ben, benim tuvalimde ne olmalı diye bakıyorum. Oraya çizdiklerim öyle ya da böyle benimle ilgili. O yüzden diğer insanlara farklı geliyor olabilir resimlerim. Bu durumun bir insanla problem yaratabiliyor olması çok garip değil mi?

Geçen hafta benim de canım sıkkın olduğu için, nasıl diyeyim, ters tarafıma geldi Gülten. Belki sabır gösterip alttan almam gerekirdi ancak dediğim gibi, kimseyi idare edebilecek halde değildim. Keşke şansını ve sabrımı zorlamasaydı.

Geçen hafta, iki yıllık atölye çalışmalarının sonunda yaptıklarımızı muhteşem bir sergi ile görücüye çıkardık. Bize ders veren hocamız Adnan Bey, Türkiye’nin önde gelen ressamlarından biri olduğu için medya tarafından da takip edilen bir sergiydi bu. Herkes bizden iyi şeyler bekliyordu ve zaten atölyenin başarısı ortadaydı. Birbirinden göz alıcı eserler, birbirinden güzel renk ve çizgilerle, gelenleri pişman etmediler.

Kimi arkadaşlarımın tuvalleri birer birer satılmış. Bu sevinci hemen benimle paylaştılar. Resimden elde edilen ilk gelirleri kim bilir ne kadar tatlıydı. Lotodan büyük ikramiye çıksa, bu gururla boy ölçüşebilir mi?

Bense uçar gibi resimlerin arasında dolaşıyordum. Böyle durumlarda biraz çocuksulaşırım. Mutluluğumu saklamaya gerek görmem. Başarılı arkadaşlarımı tebrik etmek için can atarım. O ruh hali içinde hocalarımızın yanına gittim. Sohbet etmek için. Gülten de oradaymış. Hocamız Adnan Bey’le konuşuyordu:

Gülten:

“Benim üç eserim satıldı. Hocam hani şu sizin beğenmedikleriniz var ya işte onlar!”

Adnan Bey:

“Tebrik ederim Gülten. Ancak söylediğim noktalara dikkat etmelisin. Bak Esra ona söylediğim her uyarıya kulak veriyor. Kendinizi ancak böyle geliştirebilirsiniz.”

Adımın geçmesiyle bütün gözler bana döndü bir anda. “Ah hocam ne yaptın?” diye geçirdim içimden, ancak çok geçti.

Gülten:

“Esra! Senin kaç eserin satıldı tatlım?” dedi.

Bu soruyu hangi amaçla sorduğunu biliyordum ve yüz ifadesi beni müthiş rahatsız ediyordu. Rekabet ortamlarından hiç hoşlanmıyordum. O ana kadar kaç tane eserimin satıldığı hiç umurumda değildi. Resimlerimi inceleyenlerin gözlerindeki bakışı, duygu selini görmeye gelmiştim buraya.

“Bilmiyorum. Belki hiç satılmamıştır.” dedim.

Aslında birilerinin resimlerimle ilgilendiklerini görmüştüm ancak, satın aldılar mı diye dikkat etmemiştim. O sırada mümkün olduğu kadar çok davetli ile konuşma peşindeydim. Yorumlarla ilgileniyordum.

Gülten:

“Siz bazı öğrencilerinizi kayırıyorsunuz ama sonuç hiç de sizin sandığınız gibi değil işte. Esra’nın aklı fikri cinlikte… Sabahtan beri şuradaki yakışıklı gençle konuşuyor.”

Had çizgisini ilk aşan o olmuştu, ne yazık ki devamını da getirdi. Güya şaka yapmış gibi gülüyordu.

İzin isteyip oradan ayrıldım. Ancak, gecenin rengi değişmişti bir kere. Birden ilk sergimle ilgilenmeyen ailem aklıma geldi. Herkesin eşi dostu, akrabası gelmişken, benimkiler ortada yoktu. Lavaboya gittim. Daha sonra satış görevlisinin yanında aldım soluğu. Beni görünce kocaman gülümsedi.

“Esra neredesin? Eserlerin satış patlaması yaptı diyebilirim. Şimdiye kadar altı tanesi gitti, birkaçı da ayırtıldı.”

Öğrendim ki resimlerimin ikisini benimle aynı kursa devam eden arkadaşlarım satın almış. İsteseler seve seve hediye edeceğim kişiler... Evet, öyle ya dostlarım da vardı benim. Sevinerek tekrar hocamın yanına gittim. Teşekkür etmek için.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Gülten de durumu öğrenmiş olacak ki, tekrar karşıma geçti:

“Demek kaç tane tuvalinin satıldığını bilmiyordun ha? Senin yüzünden Adnan Bey’in yanında küçük düştüm.” dedi öfkeyle.

Ben yine alttan aldım.

“Kaç kişi resimlerini beğendi, yorumları ne oldu desen, verecek cevabım vardı ama satış rakamını bilmiyordum.” dedim.

O hakarete başladı:

“Bir sanatçı bu kadar küstah olmamalı. Kendini beğenmişliğin üzerinden akıyor.”

Ben de daha fazla öfkeme hâkim olamadım:

“Gülten, senin şu an arkamdan konuşuyor olman gerekirdi. Yüreklice karşıma çıktığını hiç görmemiştim. Yüz yüze konuşmak dedikodu yapmaya benzemez. Benim de verecek cevabım vardır sana!”

“Kendini ne sanıyorsun sen?” diyerek üste çıkmaya çalıştı.

“Sokak kadını ağzıyla konuşman eksikti, şimdi tam oldu!” diye cevap verdim.

Tartışma başlamıştı bir kere. Söz düellosu bir anda alevlendi. Gülten’in herkesin önünde ettiği hakaretlerin ardı arkası kesilmiyordu. O an anladım ki bende sabır yoktu; varsa da azıcıktı ve hemen taşıyordu.

Eskiler kavgada yumruk sayılmaz derler ya...

Ertesi gün gazetelerde ne Adnan Beyin atölyesinin başarısı ne kursiyerlerin resimleri ne de kaç tuvalin satıldığı bilgisi vardı. Tartışmayı kavgaya çevirmesek kimsenin dikkatini çekmeyebilirdik ama manşet aynen şöyleydi:

“DÜN GECE TUVALLER MORA DÖNDÜ”

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 20.04.2012)

 

 

Dördüncü Cemre

Odasının penceresinden günlerdir yağan yağmuru izliyordu Zeynep. Yağmurlu havalarda içine tuhaf bir hüzün dolardı eskiden beri. Birkaç güne kalmaz güneşli günler başlayacak diye düşündü. Hesabına göre üçüncü cemre toprağa düşmüş olmalıydı.

Beş yıldır yattığı bu yataktan yılın hangi ayı ve gününde olduğunu hiç aksatmadan takip ederdi. B...

Dördüncü Cemre

Odasının penceresinden günlerdir yağan yağmuru izliyordu Zeynep. Yağmurlu havalarda içine tuhaf bir hüzün dolardı eskiden beri. Birkaç güne kalmaz güneşli günler başlayacak diye düşündü. Hesabına göre üçüncü cemre toprağa düşmüş olmalıydı.

Beş yıldır yattığı bu yataktan yılın hangi ayı ve gününde olduğunu hiç aksatmadan takip ederdi. Bu yıl da yanılmış olamazdı. Yakında dünyayla tek bağlantısı olan penceresinden giren pırıl pırıl güneş ışınlarının odasını aydınlatacağı hayaliyle içi ısındı.

Biraz sonra odaya giren hemşire ”Bugün nasılsın bakalım?” dedi, cevap alamayacağını bildiği için beklemedi. Her sabah yaptığı gibi, nabzını, tansiyonunu, ateşini ölçtü. Zeynep’in vücuduna beslenme ihtiyacı için takılmış serumu ve boşaltım ihtiyacı için takılmış sondayı kontrol etti. Bir aksilik olmadığından emin olduktan sonra odadan çıktı.

 

DÖRDÜNCÜ CEMRE

Berrin Müzeyyen ALPAY

Odasının penceresinden günlerdir yağan yağmuru izliyordu Zeynep. Yağmurlu havalarda içine tuhaf bir hüzün dolardı eskiden beri. Birkaç güne kalmaz güneşli günler başlayacak diye düşündü. Hesabına göre üçüncü cemre toprağa düşmüş olmalıydı.

Beş yıldır yattığı bu yataktan yılın hangi ayı ve gününde olduğunu hiç aksatmadan takip ederdi. Bu yıl da yanılmış olamazdı. Yakında dünyayla tek bağlantısı olan penceresinden giren pırıl pırıl güneş ışınlarının odasını aydınlatacağı hayaliyle içi ısındı.

Biraz sonra odaya giren hemşire ”Bugün nasılsın bakalım?” dedi, cevap alamayacağını bildiği için beklemedi. Her sabah yaptığı gibi, nabzını, tansiyonunu, ateşini ölçtü. Zeynep’in vücuduna beslenme ihtiyacı için takılmış serumu ve boşaltım ihtiyacı için takılmış sondayı kontrol etti. Bir aksilik olmadığından emin olduktan sonra odadan çıktı.

Zeynep beş yıl önce geçirdiği trafik kazasında vücudunun bütün hareket ve refleks yeteneğini kaybetmişti. Defalarca geçirdiği operasyonlardan sonra da durumunda bir değişiklik olmamıştı. Doktorlar bilincinin de açık olmadığında hem fikirdiler ve beş yıl boyunca hiçbir tepki vermeden yatan bir hasta için ötenazi yapılmasının en doğrusu olduğunu söylemişlerdi. Fakat annesi buna razı olmamıştı. Eğer konuşabilse ya da bir şekilde tepki gösterebilseydi annesine ötenazi olmak istediğini söylerdi. Zavallı annesinin beş yıl içinde en az on beş yaş daha yaşlandığını, ne büyük bir sabır gösterdiğini biliyordu. İlk zamanlar ziyaret saatlerinde odasını dolduran eş dost da artık gelmez olmuştu. İyileşeceğinden ümidi kesmeyen bir tek annesi kalmıştı.

Annesi her gün olduğu gibi kuşluk vaktinde geldi. Kızını öpüp kokladı, saçlarını, üstünü başını düzeltti. Bir gün önce evde olup bitenleri anlattı, kardeşinden yeğenlerinden bahsetti. Hepsi iyiydiler, sadece Zeynep’i merak ediyorlardı. Bir an önce iyileşip eve dönmesi için dua ediyorlardı. Getirdiği günlük gazeteyi yüksek sesle adı ve tarihiyle birlikte okumaya başladı. Ara sıra “Beni duyuyor musun kızım?” diye sordu. Umutla Zeynep’ten ufacık bir tepki bekledi. Hiçbir tepki alamayınca ağladı. Sonra bir gün önce kaldığı yerden yüksek sesle kitap okumaya başladı.

Bilinci yerinde olduğu halde bunu insanlara anlatamamak, öylece konuşmadan yıllarca aynı yatakta hareketsiz yatıp durmak zordu. Yalnızca bir küçük pencereyle dünyaya bağlı olmak çok büyük sabrı gerektiriyordu. Annesi olmasa bütün bunlara katlanamazdı Zeynep. İçinden gülüyor, içinden ağlıyordu hep. Dua ediyor şarkılar söylüyordu ama onu kimse görmüyor, kimse duymuyordu.

Bir hafta sonra odanın penceresinden bir badem ağacının çiçekli dalları görünmeye başladı. Onlarca kuş sesleri birbirine karıştı. Hesabı yine doğru çıkmıştı, bu pencereden izleyebildiği beşinci bahardı. İçi hareketsiz vücuduna isyan edercesine kıpır kıpırdı. Kendisi gibi baharın penceresine çizdiği bu küçücük tabloya sevinebilecek diğer insanları düşündü. Yalnız olmadığını, kendisi gibi daha birçok insanın hayatını küçücük bir odada geçirmek zorunda olduğunu biliyordu. Bu düşünce onu rahatlatıyordu. “Kim bilir daha kaç kişi var benim gibi penceresinden güneşi görmeyi ümit eden.” dedi içinden.

* * *

Selçuk tellerle çevrili, parmaklıklı minik penceresine konan güvercine hayran hayran baktı. Kıpırdamadan olduğu yerde durdu. Güvercinin ürküp kaçmasından korktu. Kendi esareti canını sıktı, onun hürriyetine gıpta etti. Bir süre sonra güvercin uçup gitti. Saatlerce durup onun geri gelmesini bekledi. İçini derin bir hüzün kapladı. Mutlu olmak için yeni bir sebep aradı.

Birazdan küçük pencereden hücrenin tam ortasına süzülen güneş ışığına sevindi. Kalemini kâğıdını alıp tam güneşin geldiği noktaya oturdu. Hürriyete dair bir hikâye yazdı. Daha önce yazdığı birçok hikâye gibi onu da yatağının başucundaki şifonyerin çekmecesine düzgünce yerleştirdi. Pencereye bakarak hayaller kurmaya başladı.

Dört yıl olmuştu yazdığı yazılar ve okuduğu kitaplar yüzünden cezaevine gireli. Evinde bulunan ve adına suç aleti denen yazıları, kitapları ona göre ülkesini seven herkesin yazması ve okuması gerekiyordu. Darbe dönemlerinde olurdu böyle şeyler. Umutluydu, er geç yaptıkları hatanın farkına varırlardı elbet. Ülkesini seven bir insanı idam edecek değillerdi ya. Bu bir imtihan süreciydi, sabırlı olmalıydı, yakında mutlaka tahliye olurdu. Hırsızlık yapmamıştı, namussuzluk yapmamıştı.

Tahliye olur olmaz çalıştığı yayınevine dönecek ve hücrede yazdıklarını bir kitap haline getirecekti. İşlerini yoluna koyup dört yıldır her hafta yaşlı gözlerle ziyaretine gelen annesinin isteklerini yerine getirecekti. Onun da beğeneceği, tıpkı kendisi gibi çileye talip olmuş, sabrı yaşayarak öğrenmiş temiz bir genç kızla evlenecekti. Belki de rüyalarında sık sık gördüğü bembeyaz kıyafetler içindeki peri kadar güzel kızı gerçek hayatta bulabilecekti. Biliyordu sabır acıydı ama meyvesi tatlı olacaktı...

Efkârlandı, bir şiir okumaya başladı:

Düştü can evime dördüncü cemre

Dünyayı üçüncü gözümle gördüm

Üç yüz seksen beş gün çekti bir sene

On altıncı aya takvimsiz girdim...

* * *

Zeynep annesinin okuduğu şiiri kelimesi kelimesine ezbere biliyordu. Ne güzel bir şiir diye düşündü. Bu şiiri eskiden olduğu gibi yüksek sesle annesine okuyabileceği günleri hayal etti. Annesi düşündüklerini anlamış gibi “ Bir gün geleceğim bir de ne göreyim kızım uyanmış, iyileşeceksin, okulunu bitireceksin, evleneceksin, torunlarım olacak. Allah bu kadar sabrı mükâfatsız bırakmaz.” dedi, güldü. Zeynep’i yanaklarından öptü, öptü. Bir ara ağladı. Zeynep de annesi gibi bir güldü bir ağladı ama bunları hep içinden yaptı, annesi göremedi.

* * *

Selçuk parmaklıklı pencerenin diğer tarafında duran annesine gülümsedi. “Merak etme anneciğim, çok yakında sonuçlanır dava, tahliye olurum. Sen dua et.” dedi. Annesi gözü yaşlı dinledi oğlunu. “Oğlum, sen ülkesini ve insanları seven naif bir insansın. Bu bizim imtihanımız, sabredelim. Güzel şeyler düşün, Rabbim büyüktür. Pek yakında damatlığını gösterir yüzümüzü güldürür.” dedi. Boğazına düğümlenen hıçkırıklara güçlükle hâkim oldu. İstemeye istemeye ayrıldı evladından.

* * *

Zeynep günlerce badem ağacına konup uçan kuşların cıvıltısını dinledi. İçinden dualar etti, şarkılar söyledi, şiirler okudu...

Selçuk günlerce penceresine konan güvercinin tekrar gelmesini bekledi. Okudu, yazdı, adımlarını saydı. Bir sabah gardiyan kapıyı açtı ve acıyarak baktı Selçuk’a… “Hazırlan, davan sonuçlandı.” dedi. Bir imam getirdi. Selçuk hazırlandı. Abdest alıp iki rekât namaz kıldı, dua etti. Darağacında yüreğine bir cemre düştü. Rüyalarında gördüğü kız yanındaydı. Gülümsedi...

Zeynep içine doğru ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetti, bu yüreğe düşen dördüncü cemre olmalı diye düşündü. Biraz sonra annesi perişan bir halde kardeşi ve doktoruyla içeriye girdi. Doktor “ En iyi kararı verdiniz. Bu bekleyiş hastanın acısını uzatmaktan başka bir şey değil.” dedi. Prizden bir fiş çekildi. Zeynep bir peri kadar güzeldi.

Zeynep ve Selçuk yaşarken birbirlerini hiç tanımadılar...

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 21.04.2012)

 

 

 

 

Gece Yolcusu

“Cinleri de hâlis ateşten yarattı.” Rahman Suresi 15. Ayet

Yıl 1986...

“Yattım sağıma döndüm soluma. Melekler şahit olsun, dinime imanıma. Yattım Allah kaldır beni. Nurlarına daldır beni. İmanla Kuran’la gönder beni. Âmin.”

“Aferin kızıma. Bütün dualarını ezberlemiş benim bebeğim.”

“Anne duvarda asılı olan halının desenleri, gece gözlere...

Gece Yolcusu

“Cinleri de hâlis ateşten yarattı.” Rahman Suresi 15. Ayet

Yıl 1986...

“Yattım sağıma döndüm soluma. Melekler şahit olsun, dinime imanıma. Yattım Allah kaldır beni. Nurlarına daldır beni. İmanla Kuran’la gönder beni. Âmin.”

“Aferin kızıma. Bütün dualarını ezberlemiş benim bebeğim.”

“Anne duvarda asılı olan halının desenleri, gece gözlere dönüşüyor. Beni izliyor.”

 

GECE YOLCUSU

Hatice ÜZGÜL

“Cinleri de hâlis ateşten yarattı.” Rahman Suresi 15. Ayet

Yıl 1986...

“Yattım sağıma döndüm soluma. Melekler şahit olsun, dinime imanıma. Yattım Allah kaldır beni. Nurlarına daldır beni. İmanla Kuran’la gönder beni. Âmin.”

“Aferin kızıma. Bütün dualarını ezberlemiş benim bebeğim.”

“Anne duvarda asılı olan halının desenleri, gece gözlere dönüşüyor. Beni izliyor.”

“Hatice, ateşin geceleri sen uyurken yükseliyor bazen. Biliyorsun hastalığın yüzünden. Ateşi yükselen insanların hayal görmesi normaldir. İyileşince geçecek yavrum merak etme.”

“Bazen kâbus görüyorum. Bu da mı ateş yüzünden?”

“Evet. Tabii ki. Merak etme hem, sen çocuksun, günahsızsın. Melekler hep yanında olur. Her zaman korurlar seni.”

“Biliyorum. Bütün gece benim için onlarla savaşıyorlar zaten. İyi geceler anne.”

“İyi geceler.”

Annem bir konuda yanılıyordu; gördüğüm şeylerin astım hastalığıyla ya da ateşle alakası yoktu. Başka bir konuda ise yerden göğe kadar haklıydı; melekler günahsız olanı koruyorlardı. Keşke hep çocuk kalsaydım...

 

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Zariyat Suresi 56. Ayet

Yıl 1993...

Nefes almak çok zordu. Astım hastalığından yeni kurtulmuş, tedaviye cevap vermiştim ancak bu sefer başka bir şey nefesimi kesiyordu. Tir tir titreyerek o simsiyah siluetin altında hareket edemeden yatıyordum. Çabalarımın hepsi boşunaydı. Boncuk boncuk terler, yüzümden süzülürken, gözyaşlarım onlara karışıyordu. İnlemek için bile dudaklarımı aralayamıyordum. Zihnimin içinde çığlıklar atsam bile, beni kimse duyamazdı. İçimden bildiğim bütün duaları okumaya başladım. Biliyordum ki birazdan ezan okunacaktı ve “o” çekip gidecekti. Çalar saat gibi hiç şaşmadan her sabah üstüme çullanan bu gölge benden ne istiyordu, tam olarak bilmiyordum. Korkuyordum.

Ve en sonunda ezan okundu. Siyah siluetin uzaklaşmasıyla, yavaş yavaş hareket edebilmeye başladım. Annemle babamın sabah namazına kalktıklarını duyuyordum, ancak yatağımdan çıkmak için gereken cesaretim yoktu. Ben oda kapısına ulaşana kadar ya tekrar karşıma çıkacak olursa?.. Yorganı kafama çekip bir müddet bekledim. Gün ışımaya başladığında hemen annemin yanına gittim. Her sabah olduğu gibi, namazdan sonra salonun bir köşesinde oturmuş mırıl mırıl Kuran okuyordu. Yanına oturup başımı omzuna koydum.

“Ne oldu kızıma?”
“Karabasan”
"Nasıl yani?”
“Anne hani seninle teravih namazına gitmiştik ya bir akşam.”
“Evet?”
“O gece namaz kıldıktan sonra, çok güzel bir rüya gördüm. Ramazan ayı bitene kadar aynı rüyayı gecenin aynı saatinde görmeye devam ettim. Rüya bitiminde ezan okunuyordu ve ben aniden uyanıyordum. İçimden bir ses namaz kılmam gerektiğini söylüyordu ama ben hep üşendim, erteledim, uyudum. Ramazan ayı bittikten sonra, gördüğüm rüya kâbusa dönmeye ve “o” gelmeye başladı. Uzun boylu, simsiyah giyinmiş, yüzünü göremediğim biri! Her gece aynı saatte… Ezandan önce...”

“Seni namaza davet ediyorlar kızım. Namaz kılmaya başla!”

“Korkuyorum anne. Namaz kıldıkça onları daha çok görüyorum. Ben görmek istemiyorum!”

Sanmıştım ki, bu görüntülerin bir düğmesi vardı da ben bütün bunlara tepki vermeyerek, o düğmeyi kapatabilecektim. Ve yine sanmıştım ki, korkunç olan tek şey o siyah siluetti...

 

“Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.” Tekvîr Suresi, 29. Ayet.

Yıl 1996...

Bazı şeyler yasaksa yasaktır! Gidip elmayı yemenin lüzumu yoktu. İçimdeki falcılık tutkusunu da susturamamak benim suçumdu. İnsanların yüzüne bakarak, onlarla ilgili şaşırtıcı şeyler söylemek de nereden çıkmıştı? Ama kendimi tutamıyordum. Bazı şeyler dudaklarımdan dökülüveriyordu. Küçüklüğümden itibaren, çevremdeki insanlar benim hislerime ve sözlerime çok dikkat eder oldular. Kimi zaman kendim bile nereden geldiğini bilmediğim bilgilerin doğru çıkmasına şaşırıyordum. Ne bana ne de konuştuğum kişilere hiçbir faydası dokunmayan bir sürü şey söyledim. Söylediklerim çıktıkça korkunun yerini gurur almaya başladı. Ve siyah siluet tekrar göründü!

O kadar öfkeliydi ki, suratıma esaslı bir tokat patlattı. Tokadın acısıyla aniden irkilip, sıçrayarak uyandım. Işığı açıp aynaya baktığımda, yanağımın kızarmış olması yastığın izi yüzünden değildi! Uykular rüya ile başlıyor, rüyalar kâbusa karışıyordu. Birkaç gece üst üste o siluet rüyamda benim için yılanlarla savaştı. Bense hangi tarafı tutacağımı bilemiyordum. Yılanlara mı yardım etmeliydim yoksa ona mı? Haftalar sonra, başka bir rüyada, yılanların hepsi bedenimi sarmıştı ve ben ilk kez karabasansız uyandım.

 

“İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.” Ahkaf Suresi 18. Ayet

Yıl 2000... Artık falcılığı para karşılığı yapıyordum ve çevremde ünüm oldukça artmıştı. Bir yandan üniversite için cep harçlığım çıkıyordu, bir yandan da çevre kazanıyordum. Ama bir şeyler ters gitti ve çember kırıldı. Kâbuslarımda artık siyah siluet yoktu ancak başka şeyler vardı. Uykudan gözlerimi açınca yatağın yanında dikilen küçük insansı varlıklar! Simsiyah gözlerinin etrafında sürmeler çekili, yüzleri dövmeli, kulakları değişik, sesleri iğneli, bakışları rahatsızlık verici, başka bir âlemden gelmiş varlıklar! Uykuda değil, rüyada değil, kâbusta değil, tam karşımda!

“Haticeeeee!”

Sesleri kulaklarımda bütün gün çınlıyordu. Bir yandan hayatım tepetaklak oluyorken diğer taraftan korku dolu geceler geçirmeye başladım. İlk önceleri hayatımda ters giden şeylerden dolayı strese girdiğimi ve böyle halisünasyonlar gördüğümü düşünüyordum. Ailem benim üniversiteyi bitirmemle İstanbul’dan ayrılma kararı almışlardı. İki yıl Ankara’da kalıp bu süre içinde Sivas’ta bir köye ev yaptıracak ve tamamen kendi hayatlarına yöneleceklerdi. Peki, ben ne olacaktım? Büyük tartışmalar ve hırpalanmalar yaşandı. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, gördüğüm şeyler strese bağlı olabilirdi! Işığı kapatınca uyumamı bile beklemeyen, sesler ve görüntüler...

“Lütfen anne beni yalnız bırakmayın!”

 

“İblis: Ey Rabbim, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki kesinlikle ben yeryüzünde onlar için süsler yapacağım ve hepsini azdıracağım!” Hicr Suresi 39. Ayet

Yıl 2008...

İstanbul’da tek başıma ayakta durmaya kısa sürede alıştım. İletişim sektörünün cıvıltılı atmosferi (Güzel). Vur patlasın çal oynasın zamanlar (Eğlenceli). İçi başka dışı başka afilli yalnızlıklar dünyası (Uyum sağlanabilir). Arkadaşlarını ve sevgililerini düşmanları arasından seçen zavallılarla yaptığım iş anlaşmaları (Sinir bozucu). Kâbuslar (Aynen devam).

Zamanla bambaşka bir kız olmaya başladım. Önceleri, içine kapanık, mutsuz, öfkeliyken, sonraları kendini beğenmiş, kibirli ve sosyal biri olup çıktım! Ne de olsa hayatta tek başına ayakta kalmanın kendine has kuralları vardır. Yırtıcı hayvanlar gibi rekabet eden, en yakın arkadaşının kuyusunu kazan ve güç savaşını kıran kırana oynayan reklâmcılar dünyası kuralların dışına çıkanları asla affetmez. Böylece meslektaşlarım sayesinde gece gördüklerimden korkmamayı öğrendim! Çünkü kesinlikle birlikte çalıştığım reklamcılar, bedensiz varlıklardan daha tehlikeliydiler!

Ve ben içimde farklı sesler duymaya başladım. Biri her gece yatmadan dua okuyan o küçük kızın sesi; diğeri soğuk, hissiz ve kibirli olmaktan gurur duyan bir reklamcının sesi; bunlarla birlikte tanıdık bir ses daha!

Reklamcı:

“Duygusal olmayı bir kenara bırak! Profesyonelce ve demirden sinirlerle işine sarıl. Onların silahlarını kap ve kendilerine karşı kullan. Bu dünyada başka türlü ayakta kalamazsın. Bu senin en doğal hakkın. Fikirlerini çalıyorlar, seni üç kuruşa çalıştırıyorlar. Psikolojik baskı yapıyor, kendine güveninle oynuyorlar! Buna bir son verebilirsin! Hepsine haddini bildirebilirsin!”

Kız çocuğu:

“Sen asla onlardan biri olmazsın. Sen Allah’tan korkuyorsun. Her zaman korktun!”

Siyah Siluet:

“Merhaba Hatice! Tekrar ben. Benden kaçamazsın, çünkü ben senim. Ben senin vicdanınım. Aslında yapmak istediklerini yapmadığın zaman karşına çıkan bir hatırlatıcıyım. Ben senin asıl korkman gerekenlere karşı bir koruyucuyum! Bunu biliyorsun!”

 

"(Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'ı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.” Cin Suresi 12. Ayet

Yıl 2010...

“Hatice dün gece seni rüyamda gördüm.”
“Ben de seni abla. Birlikte yeşillikler içinde yürüyorduk.”
“Evet, yanımızda simsiyah giyinmiş bir adam daha vardı. Hep birlikte aydınlık bir eve girdik.”
“Büyük bir sofraya oturduk ve sana ballı ekmek ikram ettim.”
“Sonra o adam üzerindeki siyahları çıkarınca, kıyafeti bembeyaz oldu ve nur gibi ışıldadı!”
“Ve bana sarıldı!”
“İnanmıyorum aynı anda aynı rüyayı mı gördük?”
“Allah hayırlara çıkarsın ablacığım.”
“Hâlâ kâbus görüyor musun?”
“Hayır. Uzun zamandır sadece güzel rüyalar görüyorum! Kâbuslar artık geride kaldı.”

 

“Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tövbelerini kabul ederim. Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.” Bakara Suresi 160. Ayet

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 13.04.2012)

 

 

Sarı Seyis

Kendimi bildim bileli bu çiftliğin gözbebeğidir Sarı Seyis. Uzun boylu, kumral, elâ gözlü, elli yaşlarında olmasına rağmen hâlâ yakışıklıdır. Az konuşur, az güler, ağır hareket eder. Sabırlı ve merhametlidir. Bu nedenle en vahşî atları bile kolayca eğitir. Atlar onun çiftlikteki en yakın dostlarıdır.

Veteriner Fakültesi’nde okuduğum iç...

Sarı Seyis

Kendimi bildim bileli bu çiftliğin gözbebeğidir Sarı Seyis. Uzun boylu, kumral, elâ gözlü, elli yaşlarında olmasına rağmen hâlâ yakışıklıdır. Az konuşur, az güler, ağır hareket eder. Sabırlı ve merhametlidir. Bu nedenle en vahşî atları bile kolayca eğitir. Atlar onun çiftlikteki en yakın dostlarıdır.

Veteriner Fakültesi’nde okuduğum için onun sadık ve güvenilir dostluğundan atlarla birlikte ben de nasibimi alıyordum. Eskiden onun için sadece çiftlik sahibinin kızıyken şimdi küçük kardeşiymişim gibi davranıyordu. Her gördüğü yerde bana hayvanlarla ilgili sorular soruyor, bazen de tecrübesine güvenerek benim bilgilerimi yokluyordu.

Harada rengiyle olduğu kadar huy ve davranışlarıyla da Sarı Seyis’in tam zıddı olan bir de Kara Seyis vardı. Sarı Seyis kadar tecrübe ve bilgiye sahip olmasına rağmen öfkeli ve aksi tavırları nedeniyle çalışanlar tarafından sevilmiyordu. Çok konuşan, acelesi varmış gibi her zaman hızlı hareket eden, sürekli çatık kaşlı olan bu adam eskiden beri Sarı Seyis’i kıskanır babamın gözünden düşürmeye çalışırdı. Babam her ikisini de çok iyi tanıdığından onun bu konudaki söz ve davranışlarına kulak asmazdı.

 

SARI SEYİS

Berrin Müzeyyen ALPAY

Kendimi bildim bileli bu çiftliğin gözbebeğidir Sarı Seyis. Uzun boylu, kumral, elâ gözlü, elli yaşlarında olmasına rağmen hâlâ yakışıklıdır. Az konuşur, az güler, ağır hareket eder. Sabırlı ve merhametlidir. Bu nedenle en vahşî atları bile kolayca eğitir. Atlar onun çiftlikteki en yakın dostlarıdır.

Veteriner Fakültesi’nde okuduğum için onun sadık ve güvenilir dostluğundan atlarla birlikte ben de nasibimi alıyordum. Eskiden onun için sadece çiftlik sahibinin kızıyken şimdi küçük kardeşiymişim gibi davranıyordu. Her gördüğü yerde bana hayvanlarla ilgili sorular soruyor, bazen de tecrübesine güvenerek benim bilgilerimi yokluyordu.

Harada rengiyle olduğu kadar huy ve davranışlarıyla da Sarı Seyis’in tam zıddı olan bir de Kara Seyis vardı. Sarı Seyis kadar tecrübe ve bilgiye sahip olmasına rağmen öfkeli ve aksi tavırları nedeniyle çalışanlar tarafından sevilmiyordu. Çok konuşan, acelesi varmış gibi her zaman hızlı hareket eden, sürekli çatık kaşlı olan bu adam eskiden beri Sarı Seyis’i kıskanır babamın gözünden düşürmeye çalışırdı. Babam her ikisini de çok iyi tanıdığından onun bu konudaki söz ve davranışlarına kulak asmazdı.

Sarı Seyis atlara bir anne şefkatiyle yaklaşır, sanki bir insanla sohbet ediyormuş gibi kulaklarına fısıltıyla bir şeyler söyler, başlarını, yelelerini okşardı. Hayvanlar onu görünce âdeta sevinir, sevgi dolu sözlerine kendi dillerince cevap verirlerdi.

Bütün cins atların içinde bir al kısrak vardı ki, tıpkı Sarı Seyis gibi doğarken anasını kaybettiğinden olsa gerek, onu diğerlerinden ayrı tutar, “kızım” diye severdi. Haradan kısa süreliğine uzaklaşacak olsa diğer çalışanlara onun suyunu, yemini, bakımını sıkı sıkı tembihlerdi. Onun bu hali yavrusunu başkalarına emanet eden bir anneninkinden hiç de farklı değildi.

Babam bu yıl damızlık aygır seçimi için yanında Sarı Seyis’i götürdü. Bu konuda daha tecrübeli olduğunu düşünen Kara Seyis tepki olarak odasına kapandı, bir süre ortalıkta görünmedi. Akşam, zil zurna sarhoş olup çiftlikte naralar atmaya başladı. Kara Seyis’in bu tür taşkınlıklarına alışık olduğumuzdan önceleri yaptıklarını önemsemedik.

Bir süre sonra Kara Seyis’in naraları kısrak kişnemelerine karıştı ve hepimiz ahırlara doğru koştuk. Gördüklerimize inanmakta zorlandık. Kara Seyis elindeki kırbacı sarhoş kafayla al kısrağın sırtına, göğüs kafesine, baldırlarına vuruyor, vuruyordu. Engellemeye çalışanların üzerine hücum ediyor, tehditler savuruyordu. Kan çanağına dönmüş gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi görünüyordu. Öfkeden boyun damarları kabarmış, yüzü mosmor kesilmişti. Kendini kaybetmiş bir şekilde durmadan hayvana vuruyor ve Sarı Seyis’e küfürler ediyordu. Zavallı hayvan bağlı bulunduğu yerden şaha kalkıyor, yetişebildiği kadarıyla seyise doğru çifteler atarak kendini darbelerden korumaya çalışıyordu. İnsan çığlıklarına benzeyen kişnemeleri seyisin naralarına karışarak gökyüzüne yükseliyordu.

Sonunda Kara Seyis’in elinden kırbaç alındı ve ahırdan uzaklaştırıldı. Çalışanlardan bir kaçı al kısrağı güçlükle sakinleştirdi. Aldığı darbelerle yara bere içinde kalan hayvan nöbetler halinde titremeye başladı. Güçlükle nefes alıyordu. Ateşinin yükselmesiyle beraber boynu ve sırtı ter içinde kaldı, ağzından salyalar akmaya başladı. Hayvanı rahatlatmak için bütün vücuduna sıcak, soğuk kompresler uygulandı, yaralı bölgelere ağrı kesici merhemler sürüldü. Atların ağladığına daha önce de defalarca şahit olmuştuk. Al kısrağın kocaman gözlerinden inen gözyaşları hepimizi duygulandırdı. Başında sırayla nöbet tuttuk. Vitamin ve ağrı kesici verdik. Hayvanı adeta yoğun bakıma aldık. Babam dönünceye kadar Kara Seyisi atların yanına yaklaştırmadık.

Bir gece yarısı babam, Sarı Seyis ve çalışanlar yeni aygırlarla birlikte, çiftliğe döndüler. Hepsi yorgun görünüyordu. Kimse Kara Seyis ve al kısrak hakkında babama bir şey söylemedi. Ertesi sabah al kısrağın başına gelenleri babama ben anlattım. Ancak al kısrakla neredeyse ana evlât ilişkisi kurmuş olan Sarı Seyis hayvanın gereksiz ürkmelerini ve vücudundaki yara izlerini görmüş, gece boyu sorup soruşturmuştu. Çiftlik çalışanları Sarı Seyisin ısrarlarına rağmen önce söylemek istememişlerse de sonra “Sabah nasılsa söylenecek.” diye düşünerek her şeyi anlatmışlardı.

Sarı Seyis, suçluyu babamdan önce cezalandırmak istemiş ve erkenden Kara Seyis’in kapısına dayanmıştı. Ne kadar af dilese de dinlememişti. Kara Seyisi bileklerinden bir urganla bağlayıp urganın diğer ucunu da beline bağlamıştı. Çiftlik çalışanlarının meraklı bakışları altında al kısrağa binmiş ve kısrağı iniş yokuş demeden sürmeye başlamıştı. Kara Seyis zorunlu olarak arkalarından bir aşağı bir yukarı koşup duruyordu. Bazen tökezliyor, düşüyor, biraz sürükleniyor, kalkıyor, tekrar koşuyordu. Bu manzara karşısında çiftlik çalışanları aslında Kara Seyisin bu cezadan çok daha ağırını hak ettiğini birbirlerine söyleyip gülüyorlardı.

Sarı Seyis, kendince Kara Seyisi cezalandırırken babamın onu çiftlikten uzaklaştırma kararından habersizdi.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 07.04.2012)

 

 

 

 

Çiçekli Basma Elbise

Birbirinden parlak ve renkli elbiselerden rastgele birini alıp giydim. Saçlarımı taramadan gelişigüzel topladım, kıyafetimle uyumsuz abartılı bir makyaj yaptım. Aynanın karşısına geçip tiksintiyle kendime baktım. Bütün vücudumu hatta ruhumu bile katrana bulanmış gibi yapış yapış hissediyordum.

Kısa sürede ne kadar değişmiştim. Henüz yi...

Çiçekli Basma Elbise

Birbirinden parlak ve renkli elbiselerden rastgele birini alıp giydim. Saçlarımı taramadan gelişigüzel topladım, kıyafetimle uyumsuz abartılı bir makyaj yaptım. Aynanın karşısına geçip tiksintiyle kendime baktım. Bütün vücudumu hatta ruhumu bile katrana bulanmış gibi yapış yapış hissediyordum.

Kısa sürede ne kadar değişmiştim. Henüz yirmi bir yaşımda olmama rağmen bedenim orta yaşlı bir kadınınki kadar yıpranmış, bakışlarımdaki pırıltı kaybolmuştu. Boyalı saçlarımda görünmeyen beyaz teller, gözlerimin altında morluklar belirmeye başlamıştı.

Bundan yedi sekiz ay önce, ilk geldiğim gün üzerimde olan allı, morlu, sarılı çiçeklerle bezeli basma elbise gardırobun açık çekmecesinden gözüme ilişti. Onu hep bu çekmecede saklıyordum. Yola çıkmadan önce ninemin bana özenle diktiği çiçekli basma elbiseden başka bu odada temiz diyebileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Dolabımdaki diğer elbiselerden daha ucuz, daha basit, daha köylü, daha saf ve temiz...

 

ÇİÇEKLİ BASMA ELBİSE

Berrin Müzeyyen ALPAY

Birbirinden parlak ve renkli elbiselerden rastgele birini alıp giydim. Saçlarımı taramadan gelişigüzel topladım, kıyafetimle uyumsuz abartılı bir makyaj yaptım. Aynanın karşısına geçip tiksintiyle kendime baktım. Bütün vücudumu hatta ruhumu bile katrana bulanmış gibi yapış yapış hissediyordum.

Kısa sürede ne kadar değişmiştim. Henüz yirmi bir yaşımda olmama rağmen bedenim orta yaşlı bir kadınınki kadar yıpranmış, bakışlarımdaki pırıltı kaybolmuştu. Boyalı saçlarımda görünmeyen beyaz teller, gözlerimin altında morluklar belirmeye başlamıştı.

Bundan yedi sekiz ay önce, ilk geldiğim gün üzerimde olan allı, morlu, sarılı çiçeklerle bezeli basma elbise gardırobun açık çekmecesinden gözüme ilişti. Onu hep bu çekmecede saklıyordum. Yola çıkmadan önce ninemin bana özenle diktiği çiçekli basma elbiseden başka bu odada temiz diyebileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Dolabımdaki diğer elbiselerden daha ucuz, daha basit, daha köylü, daha saf ve temiz...

*

Ninem en güzelinden çiçekli bir basma almış, bana en çok yakışacağını düşündüğü modelden tam üstüme göre bir elbise dikmişti. Beni giydirip bezemiş, köydeki diğer genç kızlarla beraber, çalışmak için dualarla Türkiye’ye göndermişti. Daha önce hiç görmediği halde “Türkiye güzel memleket, bu topraklar kadar bizim olan bir vatan.” deyip iki elinin işaret parmaklarını yan yana getirerek “Onlarla biz işte böyleyiz, gurbet değil gittiğiniz yer kendi öz vatanınızdır. Kardeşlerimize bizden selâm götürün, haydi Allah yolunuzu açık etsin.”demişti.

Türkmenistan’daki işsizlikten dolayı hemen her evden bir genç dış ülkelere iş bulmaya gidiyor birçoğu kısa sürede geri dönmek zorunda kalıyordu. Mesleği olanların daha şanslı olduğu söyleniyordu. Bu defa bir otobüs dolusu genç kız aracı bir şirket vasıtasıyla yola koyulmuştuk. Sağlık teknisyeni olduğum için iş bulma umudum diğer kızlardan daha fazlaydı.

Sınırdan geçer geçmez aracı firma her birimize içeriğini hiç de anlayamadığımız birer belge imzalattı. Dediklerine göre daha güvenli ortamlarda çalışabilmemiz için bu belgeleri imzalamamız gerekiyordu. Fakat sonradan anlamıştık ki bu belge ile onlara büyük miktarlarda borçlanmıştık ve ödeme bitene kadar da onlarla çalışmak zorundaydık.

O günden sonra hayatım zindana dönmüş, kendimi bir bataklığın içinde bulmuştum. Birlikte yolculuk yaptığım kızları bir daha ne görebilmiş ne de onlardan bir haber alabilmiştim. Behçet adında bir adamla birlikte eski bir apartmanın rutubetli bodrum katında yaşamaya başlamıştım. İlk gün içeceğim suya kattığı uyuşturucu ile beni bayıltmış ve tecavüz etmişti. Sonraki günlerde uyuşturucu verip arkadaşım dediği birçok adamla ücret karşılığı birlikte olmam için beni zorlamıştı. İmzaladığım senetlerle kendisine borçlu olduğum bu adam benim sahibimdi, bense onun sermayesi...

Beni hiç yalnız bırakmıyordu. Nereye gitsek beraber gidiyorduk. Onun müşteri adını verdiği iğrenç sürüden başka bir kişi ile bile konuşmama izin vermiyordu. Evde olduğumuz zamanlarda kapıları sıkıca kilitliyor anahtarları da benden saklıyordu. Ara sıra alışverişe çıktığında yine kapıyı üstümden kilitliyor demir parmaklıklı pencerelerin kalın perdelerini çekiyor kimseye görünmemem için beni sıkı sıkı tembihliyordu. Bana her türlü pisliği yaptırıyor, sermayesiydim ya intihar edeceğimden korkarak beni sürekli gözetim altında tutuyordu.

Ninemin dualarıyla çıktığım yolculuğun beni hazin bir sona götüreceğini, fuhuş şebekesinin pençesinde aklımdan bile geçiremeyeceğim çirkeflikleri yaşayacağımı, getirdiğim selâmların üzerimde kalacağını nereden bilebilirdim...

*

Giyinip süslenme bahanesiyle ben içeride oyalandıkça Behçet odamın kapısını yumrukluyor, söyleniyordu. “Kız sallanma çabuk ol. Yılbaşı gecesi ne kadar erken çıksak o kadar iyidir. Ne kadar çok müşteri o kadar çok hâsılat!” deyip vahşi bir hayvanı andıran kahkahalarla gülüyordu. Oysa ben bu gece diğer birçok insan gibi hayatımda yeni bir başlangıç düşünemiyordum. Yaşadığım bu kâbusa bugün bir şekilde son vermeye karar vermiştim. Ya bir yolunu bulup kaçacaktım ya kendimi öldürecektim ya da Behçet’in beni öldürmesini sağlayacaktım. Ninemin yüzü gözlerimin önünden gitmiyordu. Bu kirli iğrenç yaşantıyı daha fazla sürdürecek gücüm kalmamıştı.

Biraz sonra daire kapısının zili çaldı. Ardından salonu dolduran bağrışmalar arasında Behçet’in yalvaran sesi duyuldu. Yine bir belaya bulaşmış olmalıydı. Uzun süren gürültüden sonra aniden ev sessizliğe gömüldü. Adamlar gitmiş olmalıydı. Behçet birazdan hiçbir şey olmamış gibi arsız arsız gülmeye başlar, tekrar kapıma dayanır diye düşündüm. Zamanında hazır olmadığım için sinirle kapımı yumruklamasını bekledim. Fakat salonda ne bir ses ne bir hareket belirtisi vardı. Merak edip kapıyı açtım. Behçet’in kanlar içindeki bedenini salonun ortasında hareketsiz bir halde gördüm. Her yanından bıçaklanmıştı. Durmadan kan kaybediyordu. Yaşayıp yaşamadığı umurumda bile değildi ama çok korkmuştum. Bir süre ne yapacağımı bilemeden salonun ortasında öylece donup kaldım. Ben içerideyken ilk defa dairenin kapısı kilitli değildi ve ardına kadar açıktı. Etrafıma bakındım kimsecikler yoktu. Hemen makyajımı sildim, üzerimdeki iğrenç elbiseyi çıkarıp çiçekli basma elbisemi giydim ve sokağa fırladım. Gördüğüm ilk taksiye binip en yakın karakola gitmek istediğimi söyledim. Karakolda başımdan geçen her şeyi gözyaşı dökerek, zaman zaman hıçkırıklara boğularak anlattım. Bütün dileğim kâbustan kurtulmaktı. Yazılı ifademi de alıp beni bir hastaneye götürdüler. Burada hem uyuşturucu hem de zührevî hastalıklarla ilgili tedavi görecektim.

Başıma gelen bunca çirkinlikten sonra memleketime ne yüzle dönecek ninemin yüzüne nasıl bakacaktım? Türkiye’de kalmak istiyordum, ancak aynı kadere mahkûm olmaktan da korkuyordum. Günlerim bu ikilem arasında geçti.

Tedavi süresince hayat hikâyemi paylaştığım hastane psikologu bir an önce iyileşebilmem için benimle olması gerekenden de fazla ilgilenmişti. Anlattıklarıma inanıyor ve bana güveniyordu. Seansa geldiği bir gün tedavi sonrasında arkadaşına ait özel bir hastanede hasta bakıcı olarak işe başlayabileceğimi söyledi. O kadar sevindim ki gözyaşlarıma hâkim olamadım.

Bembeyaz bir sayfaya Türkiye’de tanıştığım iyi insanları ve bulduğum işi anlatan bir mektup yazdım. İlk fırsatta nineme postaladım...

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 07.04.2012)

 

 

 

 

Yeniyıl Hayali

Zübeyde, derme çatma yapılmış kiralık gecekonduda, kocası ve iki çocuğu ile yaşam mücadelesi veriyordu. Delice esen rüzgâr, eve davetsiz giren arsız misafir gibi, keyfince dolaşıyordu. Son günlerde yemek pişirebilmesi bile büyük lükstü. Ocağın üzerindeki boş tencereye bakarken gözleri doldu. Kendisi neyse de çocuklarının sıkıntıda olm...

Yeniyıl Hayali

Zübeyde, derme çatma yapılmış kiralık gecekonduda, kocası ve iki çocuğu ile yaşam mücadelesi veriyordu. Delice esen rüzgâr, eve davetsiz giren arsız misafir gibi, keyfince dolaşıyordu. Son günlerde yemek pişirebilmesi bile büyük lükstü. Ocağın üzerindeki boş tencereye bakarken gözleri doldu. Kendisi neyse de çocuklarının sıkıntıda olmasına yüreği dayanmıyordu.

İçin için, kocasına olan öfkesi büyüyordu. Oldum olası sorumluluk duygusu yoktu. Ailesini hiç umursamıyordu. Çocuklarına, dünya güzellerine, nasıl kıymet vermiyor, bir türlü anlayamıyordu, insan simit satar rızkını yine kazanırdı. Dediğim dedikçi babasının, kararlı yüzü gözünün önüne geldi. Ah Baba! Diyerek iç geçirdi. Ağlamaya başladı.

Televizyonu açtı dalgın boş gözlerle bakarken birden kulak kesildi. Sanki ona söyleniyordu. Milli piyango reklamında size de çıkabilir diyordu. Birilerine çıkacak, belki o birilerinin içinde kendisi de vardı, neden olmasın! “Size de çıkabilir!” cümlesini tekrarladı.

 

YENİYIL HAYALİ

Kamuran ÖZAKTÜRK

Zübeyde, derme çatma yapılmış kiralık gecekonduda, kocası ve iki çocuğu ile yaşam mücadelesi veriyordu. Delice esen rüzgâr, eve davetsiz giren arsız misafir gibi, keyfince dolaşıyordu. Son günlerde yemek pişirebilmesi bile büyük lükstü. Ocağın üzerindeki boş tencereye bakarken gözleri doldu. Kendisi neyse de çocuklarının sıkıntıda olmasına yüreği dayanmıyordu.

İçin için, kocasına olan öfkesi büyüyordu. Oldum olası sorumluluk duygusu yoktu. Ailesini hiç umursamıyordu. Çocuklarına, dünya güzellerine, nasıl kıymet vermiyor, bir türlü anlayamıyordu, insan simit satar rızkını yine kazanırdı. Dediğim dedikçi babasının, kararlı yüzü gözünün önüne geldi. Ah Baba! Diyerek iç geçirdi. Ağlamaya başladı.

Televizyonu açtı dalgın boş gözlerle bakarken birden kulak kesildi. Sanki ona söyleniyordu. Milli piyango reklamında size de çıkabilir diyordu. Birilerine çıkacak, belki o birilerinin içinde kendisi de vardı, neden olmasın! “Size de çıkabilir!” cümlesini tekrarladı.

Bir çeyrek bilet almayı kafasına koydu. “Hele bir sabah olsun.” Ekmeği poşetinden çıkarıp eliyle birkaç parçaya böldü. Arasına küçücük dilimlediği helvayı koyarak çocukların ellerine tutuşturdu.

İştahla yemelerini izlerken, içi burkularak yardım paketindeki son süt kutusunu tezgâhın üzerine bıraktı. Dışarıdan gelen gürültüye kulak kabarttı.

Kocası kapıyı yumruklayarak bağırıyordu. Belli ki içkili gelmişti. Korkuyla kalktı, kapıyı açtı. Kapıyı açması ile birlikte Kocası hakaretler yağdırmaya başladı. Aşağılayıcı sözlerinin dozu her geçen gün daha da artıyordu. Bakışları ile odanın içinde kusur arar gibi bakınırken, çocukların üzerinden tezgâha kayan gözleri, boş tencereye takılınca, bağırmak için kendince haklı bir gerekçe buldu.

“Sen nasıl bir kadınsın. Yine yemek pişirmemişsin! Kocan eve geliyor, bir tas çorba veremiyorsun, ne beceriksiz kadınsın”

Zübeyde korkuyla susuyordu. “Ya sabır Allah’ım!” diyerek, çocuklarının yanına yaklaştı. Çocuklar annelerinin eteğine yapıştılar. Adeta, çocuklar annelerine, anne çocuklarına sığındı. Sarhoş koca, yorulana kadar bağırdı, sonra oturduğu yerde sızdı kaldı. Zübeyde kocasına karşı çığ gibi biriken öfkesine karşın, bu haline de acıyordu. Üzerine bir battaniye örttü. İçki kokusundan tiksinerek, çocuklarının yatağına sokuldu. Hiç birini uyku tutmuyordu. “Babanız sıkıntılı. Hasta, o yüzden böyle! Yoksa sizi çok seviyor her şey düzelecek. ”diye onları sakinleştirmeye çalıştı.“ İnanmadan söylediği bu sözcüklerin altında sanki ezilmişti. Çocuklarını düşünüyordu ne de olsa babalarıydı! Annesi de böyle söylerdi “Çocuklarına babalarını kötülemeyeceksin, saygısız sevgisiz olurlar.”

Evliliklerini düşündü. Kocası Ali’yi hiç istememiş, sevmemişti. Onun fikrini dikkate alsalardı, onunla asla evlenmezdi. Çok mücadele etmişti evlenmemek için, ama! Babası katı, sert mizaçlı biriydi. Kendi doğrularının dışındaki fikirlere hiç itibar etmezdi.

Babası için, Baytoklar sülalesinin akrabası olmak kendi yoksulluğunu da kapatırdı. Kızını “Akıllı ol rahat edersin, nerden bulacaksın daha iyisini?” diye azarlamıştı. Sanki varlıklı olunca kişinin ayıbı örtülürmüş gibi.

“Askere gidince şımarıklığı sorumsuzluğu kalmaz merak etme! Asker ocağı insanı adam eder.” derken kendinden ne kadar da emin görünüyordu. Annesi de laf geçirememişti Ona.

Babasının varsıllık zafiyeti, birkaç bilezik başlık parası Zübeyde’nin hayatını karartmıştı.

Ali büyükler ölünce, varı yoğu satıp kendine şehirde bir dükkân açmıştı. Başlarda durumları fena değildi. İçki alışkanlığı yüzünden etrafını kötü arkadaşlar sarmış, içki âlemlerine dalmıştı. Düzensiz hayatı, dükkânı kısa sürede bitirmiş, Onu uçan kuşa borçlandırmıştı.

Bir gün alacak verecek kavgası yüzünden hapse de girince iyice kafayı bozmuştu.

Zübeyde zor günlerinde tanıdıklarının vasıtasıyla, çocukları uzakta olan zengin yaşlı bir hastaya bakmaya başlamıştı. Eline iyi kötü bir para geçince özgüveni artmış, çocuklarına daha bir güçlü sarılmıştı. Yaşlı hasta, merhametli dürüst bakıcısından çok memnundu. “Son günlerimde bana huzur veriyorsun, tuttuğun altın olsun.” diyordu. Kocasına ne zaman yaşlı hastadan söz etse sonunda tartışma çıkıyordu. Kendi özgüven eksiliği Zübeyde ye zulüm olarak geri dönüyordu.

Zübeyde bir ay öncesine kadar kimseye muhtaç olmadan geçinirken, ekmek kapısı saydığı yaşlı hasta, vefat edince çok üzülmüştü. Yeniden iş bulmak zordu hele de güvenli bir yer! Zor günler için sakladığı, annesinin “gömülmekliğim” dediği parasını da kocası elinden alınca iyice çaresiz kalmıştı.

Çocukları için bir mucize bekliyor, içten içe dua ediyordu.

Sırtında kocasının evlendiklerinde aldığı, solmuş kahverengi mantosu, boynunda yeşil kazağını sökerek ördüğü atkısı, ayağında yıllar önce alınmış botlarıyla soğuktan korunmaya çalışıyordu.

Akşamdan beri televizyondan izlediği reklam, gözünün önüne geliyordu.

“Yılbaşı ekstra çekilişinde bir kişiye kırk milyon. Size de çıkabilir! Milli Piyango…”

Köşedeki beyaz kasketli milli piyango bayiine yanaştı. Bayinin sıcak umut vadeden bir gülümsemesi vardı. “Bir çeyrek bilet istiyorum ne kadar?” diye sordu.

Zavallı görünüşlü bu kadına şöyle bir baktı “On lira” dedi. Yelpaze şeklindeki tablada çeyrek biletlerin olduğu sırayı gösterdi. Zübeyde içinden dualarla ön sıradaki biletlerden birini gözüne kestirdi aldı, sanki parayı tutuyormuşçasına özenle cüzdanına yerleştirdi.

Vitrinlere şöyle bir göz attı. Ben de bir hafta sonra bunlardan istediğimi alacağım diye geçirdi.

Eve dönerken sadece ekmek alabildi. Ekmeği masanın üzerine koydu. Televizyondaki reklamı düşündü. Evet, bana çıkacak diye mırıldandı.

Yılbaşını dört gözle bekliyordu ikramiye kazanacak hayatı değişecekti! “Umut fakirin ekmeği” idi. Yılbaşı gecesi sofralarında tarhana çorbasından başka bir şey yoktu. Saatler, sanki bilet çekilişinin heyecanını arttırmak için bir türlü geçmiyordu. Yılbaşına yaklaşık bir saat kala çekiliş yapıldı. Heyecanla numaraları kontrol etti ama maalesef numaralar tutmuyordu. Hayalleri yıkılmıştı. Belki küçük ikramiyelerden birisi tutardı. Ertesi gün bakkaldan aldıkları gazeteyi kontrol etti sadece amorti çıkmıştı.

Kısmeti kurumuştu sanki! Yılbaşı da uğur getirmemişti! Zaten annesi de demiyor muydu?

“Eskiden yılbaşını, biz kutlamazdık bu sonradan çıktı.”

Kocasının seslenmesi ile dalmış olduğu hayal âleminden çıktı. “Bu zarf sana gelmiş, postacı yeni getirdi.“ diyerek zarfı eline tutuşturdu. “Aç bakalım nerden gelmiş, neyin nesi?“ derken meraklı gözlerle onu süzüyordu. Zarf sulh hukuk mahkemesinden geliyordu. Zübeyde, şaşkın ve heyecanlıydı, zarfı yırtarcasına açtı. Yazı, vefat eden yaşlı hastanın vasiyeti üzerine kendisine bin lira ile oturduğu evin bağışlandığını bildiren tebligattı.

Zübeyde şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. “Bu bir mucize!” diyebildi. Bütün dünya sanki onun olmuştu. Kocasına, “Çocuklarımın talihi döndü. Allah yüzümüze baktı.” derken, gözyaşları birbiri ardı sıra yuvarlanıyordu.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 07.04.2012)

 

 

Sümbül Mevsimi

Yıllardan beri hiç aksatmadan her hafta gelir buraya Sümbül. Her bayram, her Cuma yaz -kış demez mutlaka burada olur. Uzaktan görünce tanırım onu…

Emekli olduktan sonra baba yadigârı evime taşınmış kendimi iyice yazmaya vermiştim. Evimin mezarlığın tam karşısında olması beni yeni kitabımda ölüm teması işlemeye yöneltmişti. Kabristanın ...

Sümbül Mevsimi

Yıllardan beri hiç aksatmadan her hafta gelir buraya Sümbül. Her bayram, her Cuma yaz -kış demez mutlaka burada olur. Uzaktan görünce tanırım onu…

Emekli olduktan sonra baba yadigârı evime taşınmış kendimi iyice yazmaya vermiştim. Evimin mezarlığın tam karşısında olması beni yeni kitabımda ölüm teması işlemeye yöneltmişti. Kabristanın bahçesine bakan balkonumdan ahirete intikal etmiş yakınlarını ziyarete gelen insanları gözlemlemeye başlamıştım. Sümbül onların içinde en çok dikkatimi çekendi. Onu tanıdığım zamanlar henüz yirmi beş yaşında gencecik bir kadındı. İki küçük oğluyla her hafta kabristana gelmesi içimi burkuyordu. Kitabımda ona yer vermeye karar vermiştim. Balkondan onu izlediğim bir gün fenalaştığını görüp evime davet etmiştim. Daha sonra karşılaştıkça kadın kadına sohbet eder olmuştuk. Böylece aramızda her hafta sadece Cuma günleri ile sınırlı bir dostluk başlamıştı. Hayat hikâyesini de bu karşılaşmalarda ettiğimiz sohbetler sırasında öğrenmiştim.

SÜMBÜL MEVSİMİ

Berrin Müzeyyen ALPAY

Yıllardan beri hiç aksatmadan her hafta gelir buraya Sümbül. Her bayram, her Cuma yaz -kış demez mutlaka burada olur. Uzaktan görünce tanırım onu…

Emekli olduktan sonra baba yadigârı evime taşınmış kendimi iyice yazmaya vermiştim. Evimin mezarlığın tam karşısında olması beni yeni kitabımda ölüm teması işlemeye yöneltmişti. Kabristanın bahçesine bakan balkonumdan ahirete intikal etmiş yakınlarını ziyarete gelen insanları gözlemlemeye başlamıştım. Sümbül onların içinde en çok dikkatimi çekendi. Onu tanıdığım zamanlar henüz yirmi beş yaşında gencecik bir kadındı. İki küçük oğluyla her hafta kabristana gelmesi içimi burkuyordu. Kitabımda ona yer vermeye karar vermiştim. Balkondan onu izlediğim bir gün fenalaştığını görüp evime davet etmiştim. Daha sonra karşılaştıkça kadın kadına sohbet eder olmuştuk. Böylece aramızda her hafta sadece Cuma günleri ile sınırlı bir dostluk başlamıştı. Hayat hikâyesini de bu karşılaşmalarda ettiğimiz sohbetler sırasında öğrenmiştim.

İşte sokağın başında göründü yine. Her zamanki gibi düşünceli ve ağır adımlarla yürüyor. Sanki her geçen gün dalgınlığı biraz daha artıyor, hayattan biraz daha kopuyor. Kabristanın kapısını açıp içeri giriyor, benim onu izlediğimi fark etmiyor bile. Ezbere bildiği daracık mermer yoldan geçip başlarına gösterişsiz birer mezar taşı dikilmiş birbirine bitişik iki kabrin arasında diz çöküp oturuyor. Çantasından çıkardığı Kuranı Kerim’den uzun uzun sureler okuyor. Sonra gözlerini kapatıp ellerini açarak duaya başlıyor. Hiç kimsede görmediğim bir huşu içinde belki yarım saat dua ediyor. Duası bitince sanki başka bir âlemden yeryüzüne iniyormuş gibi irkilerek gözlerini açıyor. Her iki mezarın topraklarını okşuyor, çiçeklerini kokluyor. Kabristanın içindeki çeşmeden getirdiği suyla mezar taşlarını yıkıyor, çiçekleri suluyor. Bütün bunları yaparken eskiden olduğu gibi hıçkırıklara boğulmuyor.

Onu ilk tanıdığım günleri çok iyi hatırlıyorum. Büyüğü kumral, küçüğü esmer birbirinden şirin iki küçük oğluyla gelirdi buraya. Bembeyaz yuvarlak yüzü, uzun kirpikli iri siyah gözleri, minik burnu, hep gülümser vaziyetteki dudakları ve zarafetiyle nerede görse insanın dikkatini çekecek bir güzelliği vardı. O günlerde de bugün yaptığı aynı şeyleri ağlayarak eksiksiz yapardı. Annelerinin ağladığını gören çocuklar da boynuna sarılıp hıçkırıklara boğulurlardı.

Arayıp soranı yoktu Sümbül’ün, tıpkı çocukları gibi o da küçük yaşta kaybetmişti babasını. Annesi köylük yerde üç çocukla dul kalmış ve boğaz tokluğuna çalışan dört çocuklu dul bir adamla evlenmişti. Geçim sıkıntısına bir de özlük üveylik karışınca küçük yaşta evlendirilmişti Sümbül. Gerçi köyün en yakışıklı genciyle evlenmiş ve çok sevmişti eşini. Eşi şehirde iş bulunca üç beş parça eşyalarını da taşıyıp gelmişlerdi buralara. Ancak birkaç yıl sonra eşi bir iş kazasında vefat edince biri üç yaşında diğeri iki aylık iki çocukla bir başına kalmıştı buralarda. “Nazara geldik.” diyordu gözleri dolarak anlatırken.

Kimsesiz, genç, güzel ve dul bir kadın olarak zor günler yaşamış çekmediği acı kalmamıştı. Eşinden kalan az bir maaşla çocuklarını kimseye muhtaç etmeden bin bir güçlükle büyütmüştü. Büyük oğlu Hasan liseyi bitirip bir yerde çalışmaya başlayınca biraz rahat yüzü görmeye başlamışlardı. Kendi babasının ismini verdiği küçük oğlu Osman ise ilkokuldan itibaren zekâsıyla bütün öğretmenlerinin dikkatini çekmişti. Evleri şehrin kenar mahallelerinden birinde olduğu için ilk, orta ve liseyi evlerine yakın okullarda bitirmişti Osman. Başkentteki teknik bir üniversitenin elektronik mühendisliğini kazandığında hepsi ne kadar sevinmişlerdi. Sümbül, Hasan’ı da evlendirip Osman’la yaşayacağı huzur dolu günlerin hayalini kurar olmuştu. “ Mezun olduktan sonra Osman nereye giderse ben de onunla giderim artık. Sen de kendi hayatını kurarsın, yeterince sıkıntımızı çektin, rahat etmek senin de hakkın .” diyordu büyük oğlu Hasan’a.

Osman’ın genç bir elektronik mühendisi olarak diplomasını almasına tam altı ay kalmıştı. Başkentten gelen bir telefonla Sümbül perişan olmuştu. Osman hastanedeydi ve Sümbül’ün acilen Ankara’ya gitmesi gerekiyordu. Hasanla birlikte apar topar Ankara’ya gelmişler ve Osman’ın bağırsak kanseri olduğunu öğrenmişlerdi. Sümbül hiç inanmamıştı doktorlara, konduramamıştı biricik yavrusuna böyle bir hastalığı. Ne çare ki Osman’ın bünyesi uygulanan tedavilere cevap vermemiş hastalık üç ay içinde bütün organlara sıçramıştı. Birkaç ay sonra mezuniyet kıyafetiyle görmeyi hayal ettiği oğlunu kader kefenle çıkarmıştı karşısına. Daha yirmi bir yaşındaydı Osman. Bir ilkbaharda, tam da sümbüllerin açtığı bir ayda, sanki hiç yaşamamış gibi getirip gömmüşlerdi Osman’ı babasının yanına. Sümbül, Osman’ın en sevdiği çiçeklerle, sümbüllerle, süslemişti mezarını…

İşte o gün bugündür Sümbül, kışın toprağını, yazın kuru otunu, baharda sümbülünü koklar Osman’ın mezarının. Eskiden ağlardı bunları yaparken şimdi ise “Gözümden yaş gelmiyor. Tükendi mi bilmem ki?” diye anlatıyor. “Geceleri burnuma kokusu geliyor, kulağıma sesi.” dediği oğlunun özlemiyle sağlığı da gittikçe bozuluyor. O güzel, alımlı kadından geriye çökmüş omuzlar, çukurunda kaybolmuş gözler, gri hüzünlere bürünmüş nurlu bir yüz ve zayıf bir beden kalıyor. Sanki gözyaşları yüreğinde yanan ateşi söndürmek için yanağına değil yüreğine yüreğine akıyor, geçtiği her yeri dünyada vuslatı imkânsız bir hasretin derinliğiyle sızlatıyordu. “Çok özlüyorum çok, Allah kimseye evlat acısı vermesin. Hiçbir acıya benzemiyor. Nazar oldu bize nazar.” diyordu.

Acıları tazeyken sık sık yakınlarının kabrini ziyaret eden nicelerini gördüm. Bir süre sonra hiç uğramadılar. Hiç biri gençliği bu kabristanda geçen Sümbül kadar ölmüşlerine vefalı değildir. Çünkü o kabir ziyaret etmez hasret dindirir. Çıkarken de sanki eşini ve oğlunu görmüş de özlem gidermiş gibi huzurludur.

Her yıl olduğu gibi bugün her zamankinden daha uzun sürüyor hasret gidermesi. Çünkü yıllar önce aynı gün yine böyle sümbüllerin açtığı bir mevsimde kokusunu özlediği, mezarını sümbüllerle süslediği oğlunu, Osman’ını kaybetmişti Sümbül…

Yaşlı ve yorgun vücudu, tazelenmiş acısıyla çevresinden bîhaber, geldiği gibi dalgın dalgın yürüyerek beni hiç görmeden, gözlerini diktiği boşluğa bir an önce ulaşmak ister gibi çıkıp gidiyor. Eve dönüp Sümbül’ün yarım kalan hayat hikâyesini tamamlıyorum. Bir daha da onu hiç görmüyorum.

Bir akşamüzeri eşi ve oğlunun mezarının arasında tam da Sümbül’ün diz çöküp Kur’ânı Kerim okuduğu yerde, üzerine henüz sümbül dikilmemiş üçüncü ve yeni bir mezar görüyorum.
Tamamladığım kitabıma biten bir mevsimin ismini veriyorum…

 

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 07.04.2012)

 

 

 

 

Döngüyü Anlamak

Sebahat annesinin önüne koyduğu, eski çarşaf ve eski giysilere bakarak, annesine makasın nerede olduğunu sordu.

“ Dikiş makinesinin çekmecesine bak!”diye seslendi annesi

“Tamam, anne buldum.” diyerek makası çekmeceden aldı.

Yaz tatillerinde, annesi, Sebahat’ı hiç boş bırakmaz, onun gelecek yaşamında lazım olacağını düşündüğü işleri öğret...

Döngüyü Anlamak

Sebahat annesinin önüne koyduğu, eski çarşaf ve eski giysilere bakarak, annesine makasın nerede olduğunu sordu.

“ Dikiş makinesinin çekmecesine bak!”diye seslendi annesi

“Tamam, anne buldum.” diyerek makası çekmeceden aldı.

Yaz tatillerinde, annesi, Sebahat’ı hiç boş bırakmaz, onun gelecek yaşamında lazım olacağını düşündüğü işleri öğretmek amacıyla, eline yapacağı işi tutuşturur, ona seçme şansı vermezdi!

Sebahat çocukluğundan beri etrafındaki herşeyle canlı cansız demeden, iletişime geçer onlarla dertleşir sohbetler ederdi! Çevrede herkes “ Gönül gözü mü açık? Bu kız bizlerden farklı.” derdi.

 

DÖNGÜYÜ ANLAMAK

Kamuran ÖZAKTÜRK

Sebahat annesinin önüne koyduğu, eski çarşaf ve eski giysilere bakarak, annesine makasın nerede olduğunu sordu.

“ Dikiş makinesinin çekmecesine bak!”diye seslendi annesi

“Tamam, anne buldum.” diyerek makası çekmeceden aldı.

Yaz tatillerinde, annesi, Sebahat’ı hiç boş bırakmaz, onun gelecek yaşamında lazım olacağını düşündüğü işleri öğretmek amacıyla, eline yapacağı işi tutuşturur, ona seçme şansı vermezdi!

Sebahat çocukluğundan beri etrafındaki herşeyle canlı cansız demeden, iletişime geçer onlarla dertleşir sohbetler ederdi! Çevrede herkes “ Gönül gözü mü açık? Bu kız bizlerden farklı.” derdi.

Sebahat eline aldığı eski çarşafa bakarak “ Tatlım bak! Bundan sonra sen kilim olacaksın, sanma ki basılacağın için değerin düşecek…” diyerek gülümsedi.

Eski çarşafın, solmuş küçülmüş kıyafetlerin kilim olmaya hazırlık sürecinde onlarla konuşacak, yarenlik edecek, onların sonraki yaşam serüvenlerini anlatacaktı. Sevgiyle, hayranlıkla onların dönüşümlerini hayal etti.

Eski çarşaf sanki onun düşüncesini hissetmiş, birden dile gelerek Sebahat’ la konuşmaya başlamıştı.

“Ben bir zamanlar Çukurova’da büyük bir tarlada küçük bir pamuk fidesi idim. Gökyüzünü, güneşi, esen yeli çok severdim. Arkadaşlarımla birlikte büyüdüm geliştim. Bazı günler susuzluktan yapraklarımın dallarıma yapışırdı. Susuzluktan sarı benizli çocuklara dönerdim.

Sonra biraz yağmurla can bulur şenlenirdik. Oradaki arkadaşlarımı, gökyüzünü sıcağı unutmam mümkün değil. Sonra topladılar hepimizi, birkaç gününde yerimizden ebediyen ayırdılar.

Kamyonlardaki korkulu bekleyişlerimizde birbirimize sarılıp, cesaret verici şarkılar söyledik. Depolardaki sıkıcı günlerden sonra fabrikada iplik olduk. Oradan kumaş dokuma tezgâhlarına götürdüler. Kimimiz çok güzel elbiselik kumaş, kimimiz çarşaf, kimimiz de benim gibi şeker çuvalı oldu. Nasıl kıskanmıştım kar beyazı çarşaf olanları. Nereden bilirdim ki daha sonra hünerli bir hanımın elinde iyice ağartılarak beyaz çarşaf olacağımı. Nasıl da sevinmiştim!

Annen; becerikli kadındı, misafirlerine her zaman sabun kokulu çarşaflar sererdi. Ben buna çok sevinirdim. Uyuyanlara güzel hisler güzel rüyalar için dua ederdim. Fabrikadaki güzel çarşaflar gibi görünmek için çabalardım. Ben onlar gibi yumuşak zarif değildim, daha kabaydım ama her zaman mis gibi sabun kokulu... Yine de bazıları öyle kırıcı, aşağılayıcı bakarlardı ki bana…”

Sebahat, Çarşafın buruk dokunaklı sesinden etkilenmişti. Bak şimdi sen uzun uzun şerit olacaksın. Sonra uçlarını sağlamca dikerek seni yumak haline getireceğim. Daha sonra da mekiklere saracağım. Bu senin kilim olmadan önceki son aşamandır. Tezgâha alındığında sakın korkma! Çözgülerin arasından geçerken kirkitle dövüldüğünü zannedebilirsin. Üzerine renkli küçük desenler işlenecek Öyle güzel olacaksın ki gören bir daha bakacak.”

Makası eline aldı. Narin elleriyle, çarşafı bir uçtan bir uca bir santim genişliğinde kesmeye başladı.

Annesi Sebahat’ın istekli bir şekilde çalışmasından memnun kendi işine dalmıştı.

Eski giysiler de, Sebahat’ın elinde hikâyelerini anlatmaya başladılar.

“Bizim de hayatımız pamuk fidesi olarak başladı. Çarşafla kardeşiz biz. Yollarımız boyahanede ayrıldı. Biz çeşitli renklerle boyandık. Desenlerle kimlik kazandık. Değişik isimler aldık. Sonra terzilerin elinde kimimiz çocuklara, kimimiz büyüklere kıyafet olduk. Öyle enteresan ki biz kimin üzerinde örtü olduysak o karaktere büründük. Kimimiz senin gibi güzel kızın üzerinde ışıl ışıldık. Kimimiz de kötü insanların üzerinde çirkin ve zavallıydık.”

Sebahat gözlerinde sıcacık ifade ile“siz de bizim gibisiniz demek. Bizim gibi sevinçleriniz üzüntüleriniz kaygılarınız var. Sürekli bir değişim içindesiniz. Bakın! Ben de bugün genç bir kızım okula gidiyorum sağlıklıyım ailemi seviyorum. Ama sonrasını bilmiyorum. Bu Evrenin üyeleriyiz hepimiz. Yaşamımızda birbirimize, arkadaşlık ediyor, birbirimizi tamamlıyor, hizmet ediyoruz değil mi?”

Sebahat sohbetler ederek, hepsini uzun şeritler halinde kesti dikti, yumak haline getirdi. Mahalledeki dokumacı teyzeye yumakları götürdüler.

Berrin Teyze uzun yıllardan beri çaput kilim dokuyordu Sebahat Onun dokuduğu güzel kilimlere hayranlıkla bakarak, çuvalın içinde getirdikleri yumakların da kilim olup evlerini süslemesini hayal ederek, eliyle çuvala dokundu.

O kilimler evlerde daha önceleri yerlere serilirdi. Bunlara çaput kilim, ya da çaput pala denirdi. Evlerdeki eskiyen pamuklu kumaşlardan hazırlanan kumaş şeritler, renklerine uygun yol yol dokunurdu. Bunlar yün kilimler kadar uzun ömürlü değildi. Yalnız çok ekonomikti. Annesinin evlendiği yıllarda, herkesin evinde, el halısı da yün kilim de yoktu. Zenginlerin evlerini süslerdi halılar, yün kilimler. Dar gelirliler için de bu çaput kilimler kıymetliydi.

Berrin teyze geçim sıkıntısına düşünce, komşuları Gümülcine’li Hayriye teyzeden çaput kilim dokumayı öğrenmiş, metre hesabı dokuyarak ailesini geçindirmeye başlamıştı. Yetmişli yıllarda kısa süre zengin evlerde divan üstleri ile balkonlarda kullanılmıştı. Dar gelirliler, kapalı tuttukları misafir odalarını, salonlarını çaput kilimlerle döşerlerdi. Zenginler için Isparta, Bünyan halısı ne ise dar gelirliler için de bu dokumalar oydu. Yetmişlerin sonlarına doğru makine halıları çıkınca, kilimlerin yerini bu yeni halılar almıştı. Çaput kilimler evlerde balkonlarda bir müddet daha kullanılarak rollerini tamamlayan oyuncular gibi sahneden ayrılmışlardı.

Sebahat’ in annesi tutumlu bir kadındı. Evlerinde eskiyen her şeyi yeniden canlandırarak ekonomik katkı sağlıyor, modaya takılmıyordu. Çaput kilimler için de “Yatakların altlarına sereriz tertemiz pamuklu.” diyerek geçmişin güzelliğini günümüze taşımayı marifet sayıyordu.

Berrin Teyze, Sebahat in hazırladığı mekiklere bakarak “Bunlardan yaklaşık dört metre çıkar.” Deyip gözlerini tezgâhtan tarafa çevirerek, sevgiyle, minnetle ve sıcacık gülümsedi.

Sebahat birkaç gün sonra, Berrin teyzenin iki çift halinde dokuduğu çaput kilimlerini eve götürürken, çarşafın mutlu sesini dinliyordu. “Artık çaput kilim şeklinde yaşamımıza devam edeceğiz. Sayende yenilendik. Dün kimse yüzümüze bakmıyordu çöpe gitmemiz an meselesiydi. Bugün yeni doğuşla yeni bir hayata başlıyoruz, ne mutlu bize…”

Sebahat Eliyle onları okşayarak, Mevlana’nın sözlerini mırıldandı.

Aldırma söylenenlere; varsın seni görenler bir ot sansın.

Sen gül ol da; uğruna ötmeyen bülbül utansın.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 07.04.2012)

 

 

Büyülü Aşk

“İki baş sarımsak, iki adet kurbağa bacağı, bir adet sıçankuyruğu, biraz angut kemiği, bir tutam zencefil, üç yemek kaşığı sirke…” Derman teyze “Bunların hepsini bir saat boyunca yazdırdığım sırayla pişireceksin. Pişirirken sana verdiğim sözleri mırıldanacaksın. Sonra da hazırlanan iksiri ufak bir şişeye koyup, kimi aşık etmek istiyor...

Büyülü Aşk

“İki baş sarımsak, iki adet kurbağa bacağı, bir adet sıçankuyruğu, biraz angut kemiği, bir tutam zencefil, üç yemek kaşığı sirke…” Derman teyze “Bunların hepsini bir saat boyunca yazdırdığım sırayla pişireceksin. Pişirirken sana verdiğim sözleri mırıldanacaksın. Sonra da hazırlanan iksiri ufak bir şişeye koyup, kimi aşık etmek istiyorsan onun üzerine dökeceksin” dedi. Taci söylenenleri dikkatlice not ediyordu. Konuşmaları bittiğinde malzemeleri aldı, Derman Teyzenin elini öptü ve yüklü bir miktar para bıraktı.

Taci uzun boylu, zayıf, eğitimli, akıllı, bir o kadarda çekingen biriydi. Tekel bayii işletiyordu. Bayiinin biraz ötesinde ki giyim mağazasında çalışan Merve’ye aşkını bilmeyen yoktu. Aynı mahallede oturuyorlardı. Her gün evlerinin önünden geçiyordu. Ama kıza bir türlü açılamıyordu. Birkaç kere arkadaşlık teklif etmiş ama başarısız olmuştu. Günler geçtikçe aşkı da artıyordu. Bir gün bayisine gelen falcıya, fal baktırmıştı. Taci laf arasında falcıya karşılıksız aşkından söz etmişti. Falcı da ona “senin derdini ancak yukarı mahallede ki Derman Teyze çözer” demişti. O da hemen bayii kapatmış, Derman teyzeye gitmek için yola koyulmuştu.

 

BÜYÜLÜ AŞK

Kenan DALLI

“İki baş sarımsak, iki adet kurbağa bacağı, bir adet sıçankuyruğu, biraz angut kemiği, bir tutam zencefil, üç yemek kaşığı sirke…” Derman teyze “Bunların hepsini bir saat boyunca yazdırdığım sırayla pişireceksin. Pişirirken sana verdiğim sözleri mırıldanacaksın. Sonra da hazırlanan iksiri ufak bir şişeye koyup, kimi aşık etmek istiyorsan onun üzerine dökeceksin” dedi. Taci söylenenleri dikkatlice not ediyordu. Konuşmaları bittiğinde malzemeleri aldı, Derman Teyzenin elini öptü ve yüklü bir miktar para bıraktı.

Taci uzun boylu, zayıf, eğitimli, akıllı, bir o kadarda çekingen biriydi. Tekel bayii işletiyordu. Bayiinin biraz ötesinde ki giyim mağazasında çalışan Merve’ye aşkını bilmeyen yoktu. Aynı mahallede oturuyorlardı. Her gün evlerinin önünden geçiyordu. Ama kıza bir türlü açılamıyordu. Birkaç kere arkadaşlık teklif etmiş ama başarısız olmuştu. Günler geçtikçe aşkı da artıyordu. Bir gün bayisine gelen falcıya, fal baktırmıştı. Taci laf arasında falcıya karşılıksız aşkından söz etmişti. Falcı da ona “senin derdini ancak yukarı mahallede ki Derman Teyze çözer” demişti. O da hemen bayii kapatmış, Derman teyzeye gitmek için yola koyulmuştu.

Taci eve getirdiği malzemeleri özenle ayrı ayrı kaplara koydu. Ocağı yaktı. Her birini sırası geldiğinde, tencerenin içine atıyordu. Atma işlemi bittikten sonra tencereyi karıştırmaya başladı. Mutfağı pis bir koku sarmıştı. Kusmamak için kendini zor tutuyordu. Pencereyi açtıysa da kâr etmedi. İçinden “Merve, onun için katlandığım eziyeti görse beni hemen kabul eder.” diye geçirdi. İksiri pişirdikten sonra şişeye koydu ve ağzını kapattı.

Sabah olunca şişeyi ceketinin cebine koyarak dışarı çıktı. Yolda yürüdüğü esnada cep telefonu çaldı. Taci, telefonu cebinden çıkartıyım derken, şişeyi yere düşürdü. Şişe yere düştüğü anda parçalanmıştı. Taci şok geçiriyordu. Kırılan şişeye baktığında ağlamamak için kendini zor tuttu. Onca emeği boşa gitmişti. Çaresiz bayisine doğru yürümeye başladı. İksirin kokusuna gelen birkaç sokak köpeği, iksiri kokladıktan ve yaladıktan sonra Taci’yi takip etmeye başladılar. Taci arkasındaki köpekleri görünce adımlarını hızlandırdı. Sonunda koşmaya başladı. Kendini bayiye zor attı.

Köpekler gün boyu bayiinin dışında beklediler. Taci’yi gördükçe salyaları akıyordu. İksiri koklayıp, yalayan diğer köpeklerle de sayıları bir düzineye yaklaşmıştı. Taci dikkati başka yöne çekmek için önlerine biraz yiyecek koymuştu. Köpeklere bakarak “acaba iksiri hazırlarken kemikleri biraz fazla mı kaçırdım” diye düşündü. En iyisi Derman teyzeyi aramaktı. Cüzdanından numarasını çıkartıp, çevirdi. Derman Teyze iksirin hayvanlarda fazla etki bırakmayacağını birkaç gün içerisinde köpeklerin dağılıp gideceğini söyleyince rahatladı.

Bayinin önündeki köpek sürüsünü gören yerel bir gazeteci olan biteni öğrenmek için içeri girip, Taci’yle konuşmaya başladı.

—Size birkaç sorum olacak.

—Tabii buyurun.

—Dışarıdaki köpekler sizin mi?

Taci şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilmiyordu.

—Hayır, benim değil. Sokak köpekleri onlar. Hayvanları çok severim ve aç kalmalarına dayanamam, elimden geldiğince beslerim onları.

—Ne güzel bir davranış! Sizin gibi insanların nesli tükenmek üzere. Sizinle beraber köpeklerin fotoğrafını çekebilir miyim?

—Tabii neden olmasın.

Taci ile beraber dışarı çıktılar. Köpekler Taci’yi görünce üzerine atladılar. Gazeteci olan bitene hayretle bakıyordu. Köpeklerin bu adama olan sevgileri tarif edilemezdi. Zorda olsa köpekler Taci’den ayrılınca, fotoğraflarını çekmeyi başardı.

Taci yapmaya çalıştığı büyüden pişmanlık duymaya başlamıştı. Başına neler gelmişti. Merve’ye açılmanın başka yolları da olmalıydı. Şu köpeklerde neden hala buradalar? diye aklından birçok düşünce su gibi akıyordu.

Ertesi gün bir grup kadın, ellerinde çiçeklerle Taci’nin bayiine geldiler. “Biz Hayvan Sever İnsanlar Derneğinden geliyoruz.” Gazetedeki fotoğrafı Taci’ye göstererek, “Sizi yılın hayvan severi ilan ettik.” dediler. Gazeteci, kendisini çok ama çok öven bir haber yapmıştı. Taci “Bir bu eksikti, neye niyet neye kısmet.” diye düşündü. Kadınların sözcüsü “Cumartesi günü öğle ikide konuşma yapmak ve ödülünüzü almak için bu adrese davet ediyoruz. Gelirseniz bizi onurlandırırsınız?” derken elindeki kartı Taci’ye uzattı. Taci teşekkürlerini ilettikten sonra “Tabii gelirim neden olmasın.” dedi. Kadınlar gittikten sonra, kafasını ellerinin içine alarak “Of Merve of!” diye, derinden bir of çekti.

Arkadaşlarına olanları anlatmak istemiyordu. Zira alay konusu olabilirdi. İşin kötüsü gazetelere çıkmış, konuşma yapıp ödül alacakken asıl niyetini söylemesi onu herkesin gözünde sahtekâr birisi olarak gösterebilirdi.

Cumartesi günü en güzel elbiselerini giyerek karttaki adrese gitti. Kapıda karşılandı. Salonda birçok gazeteci ve kameraman vardı. Kendisine gösterilen koltuğa oturdu. Ne konuşacağını düşünmüştü ama heyecandan her şeyi unutmuş gibiydi. İsmi anons edilince kalkarak kürsüye gitti. Salona göz gezdirdikten sonra,

—Öncelikle herkese hoş geldiniz diyor, sizleri ve ekran başındaki hayvan severleri saygıyla selamlıyorum.

Taci alkışların bitmesini beklediği esnada, tatil gününü evde geçiren Merve de onu ekrandan izliyordu.

—Gittikçe sevgisizleşen günümüz dünyasında, sevgi zincirine bir halka da ben eklediysem, ne mutlu bana ve ne mutlu bu ödülü bana layık gören sizlere. Sizlere şunu itiraf etmeliyim ki benim hayvanlara olan sevgim uzaklara dayanmıyor. Hatta birkaç haftalık diyebiliriz. Önceleri hiç umursamazdım onları. Sokaklarda görür, hiç yardım etmeyi aklımın ucundan bile geçirmezdim. Hastalık kapmaktan korktuğum için, onları görünce yolumu değiştirdiğim de olmuştur.

Taci “Doğruyu söylemenin tam sırası şimdi” diye düşündü. Herkes dikkatle Taci’yi dinliyor, sonunda ne diyeceğini merak ediyordu. Birden lafı çevirdi.

— Hayvanları ne sever nede nefret ederdim. Ta ki sevdiğim kızdan ümidi kesene kadar. Yıllardan beri içimde sabırla biriktirdiğim sevgimi ona sunamadığım için, sevgimi hayvanlara açmaya karar verdim. Haklı da çıktım, ben onları sevdikçe onlarda beni sevdi. Dünyada en güzel şey sevmek ve karşılında sevilmektir. Diyerek bitirdi konuşmasını.

Salondakiler şaşkınlıklarını üzerlerinden attıktan sonra kulakları çınlatacak derecede bir alkışla, ona sevgilerini sundular.

Taci teşekkürleri aldıktan sonra mahallesine doğru yola koyuldu. Merve’nin evinin önünden geçerken camda onu gördü. Gülümsüyordu. Merve “Tebrik ederim, teklifin hâlâ geçerli mi?” dedi. Gözleri parlamıştı. Nihayet başarmıştı işte. Nasıl olduğu umurunda bile değildi. “Sonsuza kadar” dedi. Eve gittiğinde içinde büyük bir kemik amblemi olan plâketi Merve’nin resminin yanına koydu. “Çok güzel oldu” dedi.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 23.03.2012)

 

 

Çocuklarda Bilirler Aşkı

Yeşil çamların gölgesinden, mangalda pişen et kokularından uzaklaşarak toprak bir yamacı tırmanıyor. Akşamüstü güneşinin yakmadan ısıttığı, kırmızı gelinciklerden oluşan büyük bir denizin kıyısında buluyor kendini.

Uzakta, gelinciklerin içinde güneşle aynı renkte saçları olan kendi yaşlarında bir kız çocuğunu, büyük mor kanatlı bir kel...

Çocuklarda Bilirler Aşkı

Yeşil çamların gölgesinden, mangalda pişen et kokularından uzaklaşarak toprak bir yamacı tırmanıyor. Akşamüstü güneşinin yakmadan ısıttığı, kırmızı gelinciklerden oluşan büyük bir denizin kıyısında buluyor kendini.

Uzakta, gelinciklerin içinde güneşle aynı renkte saçları olan kendi yaşlarında bir kız çocuğunu, büyük mor kanatlı bir kelebekle oynarken görüyor. Kelebek çok hantal; yavaş uçuyor ve ancak bir çiçekten diğerine konarak ilerleyebiliyor. Bu yüzden tembel yaratık aniden ortadan kaybolduğunda kız şaşkın şaşkın onu arıyor.

 

ÇOCUKLARDA BİLİRLER AŞKI

Oğuz Atahan BAŞARAN

Yeşil çamların gölgesinden, mangalda pişen et kokularından uzaklaşarak toprak bir yamacı tırmanıyor. Akşamüstü güneşinin yakmadan ısıttığı, kırmızı gelinciklerden oluşan büyük bir denizin kıyısında buluyor kendini.

Uzakta, gelinciklerin içinde güneşle aynı renkte saçları olan kendi yaşlarında bir kız çocuğunu, büyük mor kanatlı bir kelebekle oynarken görüyor. Kelebek çok hantal; yavaş uçuyor ve ancak bir çiçekten diğerine konarak ilerleyebiliyor. Bu yüzden tembel yaratık aniden ortadan kaybolduğunda kız şaşkın şaşkın onu arıyor.

Az sonra kendi durduğu tarafta, çiçeklerin arasından tekrar havaya fırladığında kızla birbirlerini fark edip, bir süre bakışıyorlar. Çocuk kelebeğin peşinden koşunca kız da koşuyor. İkisi, çiçek denizinin ortasına doğru ayrı yönlerden kelebeği izliyor. Yan yana geldiklerinde hayvan alçaktan uçmayı bırakıp daireler çizerek yukarı çıkmaya başlıyor. Çocuklardan kaçarken zorlanıyordu ama geniş kanatlarıyla şimdi çok hızlı yükseliyor. Geride eflatun haleler bırakarak uçuyor, uçuyor ve uçuyor.

Kız onu rahat seyredebilmek için gelinciklerin üzerine uzanınca çocuk da aynısını yapıyor. Beraber arkasından baktıkları kelebek nokta kadar küçülüp kaybolunca, güneşin sarı fırça darbeleri vurduğu berrak, mavi gökyüzünü seyre dalıyorlar.

Kızın teni güneşte esmerleşmiş. Sarı saçları dağılıp, alnına dökülmüş. Üzerinde askılı ve etekli bir elbise var. Kırmızı çiçeklerin içinde bir peri gibi görünüyor gözüne. Ona baktığını görünce kız da bakıyor. Uzatıp elini tutuyor. Bir öpücük konduruyor sonra kız, çocuğun yanağına. Çok utanıyor çocuk.

Uzaklardan, bir arabadan değişik bir korna sesi geliyor. Kız gelinciklerin arasından doğruluyor. “Gitmem lazım. Beni çağırıyorlar” diyor ve gidiyor. Uzaklaşırken bir kez dönüp arkasına bakıyor. İkisi de bir daha birbirlerini görüp görmeyeceklerini bilmiyor.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 23.03.2012)

 

 

Kırgın Yüreğin Düşü(nüşü)

Nazan yarım saattir uğraştığı halde yarın giyeceği kıyafete karar verememişti. Daha zayıf gösteren siyah takımıyla şık mı olmalıydı yoksa beyaz gülüşünü iliştireceği kırmızı elbisesiyle çiçek mi açmalıydı? Bugün Murat: “Yarın iş çıkışı kafede birer kahve içelim mi?” deyince önce kararsız kalmış sonra da bu nazik teklifi kabul etmişti ...

Kırgın Yüreğin Düşü(nüşü)

Nazan yarım saattir uğraştığı halde yarın giyeceği kıyafete karar verememişti. Daha zayıf gösteren siyah takımıyla şık mı olmalıydı yoksa beyaz gülüşünü iliştireceği kırmızı elbisesiyle çiçek mi açmalıydı? Bugün Murat: “Yarın iş çıkışı kafede birer kahve içelim mi?” deyince önce kararsız kalmış sonra da bu nazik teklifi kabul etmişti ama bunu büyük bir heyecanla kabul ettiği de söylenemezdi. Oysa böyle bir durumda ayaklarının yerden kesilmesini gerekmez miydi?

Murat üç ay önce bir iş çıkışında Nazan’a duygularını açmış ve onunla bir gelecek kurmak istediğini söylemişti. Düşünce ve hayallerinde ciddi ve samimi olduğunu vurguladıktan sonra evlenme teklifinde bulunmuştu. Nazan yarın muhtemelen yinelenecek bu teklife bir cevap vermesi gerektiğini biliyordu.

 

KIRGIN YÜREĞİN DÜŞÜ(NÜŞÜ)

Mehmet Fatih MÜLAYİM

Nazan yarım saattir uğraştığı halde yarın giyeceği kıyafete karar verememişti. Daha zayıf gösteren siyah takımıyla şık mı olmalıydı yoksa beyaz gülüşünü iliştireceği kırmızı elbisesiyle çiçek mi açmalıydı? Bugün Murat: “Yarın iş çıkışı kafede birer kahve içelim mi?” deyince önce kararsız kalmış sonra da bu nazik teklifi kabul etmişti ama bunu büyük bir heyecanla kabul ettiği de söylenemezdi. Oysa böyle bir durumda ayaklarının yerden kesilmesini gerekmez miydi?

Murat üç ay önce bir iş çıkışında Nazan’a duygularını açmış ve onunla bir gelecek kurmak istediğini söylemişti. Düşünce ve hayallerinde ciddi ve samimi olduğunu vurguladıktan sonra evlenme teklifinde bulunmuştu. Nazan yarın muhtemelen yinelenecek bu teklife bir cevap vermesi gerektiğini biliyordu.

Aynı iş yerinde çalışıyorlardı. Murat’ın Nazan’a olan ilgisi iki yıl önce başlamıştı. Murat bankanın diğer şubesinden buraya atandığı gün tanıştığı bu nazik ve güzel kızdan çok etkilenmişti. Yıllardır hayalinde yaşattığı kızın, karşısında ete kemiğe büründüğünü görünce şaşırmış ve çok sevinmişti. Birkaç ay sonra saklayamadığı heyecanıyla ona olan ilgisini belli etmeye ve çeşitli bahanelerle onun yakınında olmaya çabalamıştı. Ama aradığı karşılığı bulamamıştı. Ondan ne ayrıcalıklı bir gülüş koparabilmiş ne de samimi birkaç cümle duyabilmişti. Onun bir sevdiğinin olmadığını öğrenmişti. Buna rağmen beğenme ve beğenilme duygularının ötesinde sanki aşmakta zorlandığı bir engel Nazan’ı çepeçevre kuşatmıştı. Murat’ın imalı bir sözü, sevgi dolu bir bakışı ve güler yüzlü bir iltifatı onun yüreğinde karşılığını bulmamıştı. Nazan ise bu ilgiyi bildiği halde mesai arkadaşının bazen sudan sebeplerle de olsa işe dair sorularını reddetmeyecek kadar nazikti. Zamanla umudunu kaybetmeye başlayan Murat gönülsüzce bir karar almıştı. Onun peşini bırakacaktı çünkü onun gönlünde kendine ufak da olsa bir yer açmayı başaramamıştı. Kendi halinde yaşamaya durmuş bu kızı daha fazla rahatsız etmeyecekti. Ama bir kaç hafta sonra beklenmedik gelişmeler olmuştu. Murat o aradaki buzdan dağların az da olsa eridiğini fark etmişti. Ona yaklaşmak için eskisi kadar çaba sarf etmesine gerek olmadığını da görmüştü. Öğle arasında bir kaç uzun sohbet bile etmişlerdi. Nazan’ın gözleri henüz içindeki anlamın çözülmesine fırsat verecek kadar bakmıyordu ama eskisi kadar da umursamaz değildi. Murat bu bakışın sevgiden mi yoksa karşısındakini tanımaya çalışan merak duygusundan mı kaynaklandığını kestiremiyordu. Zaten bunun önemi yoktu. Önemli olan âşık olduğu kızda bir umut ışığının belirmiş olmasıydı.

Aralarındaki samimiyet zamanla artmıştı. Belki iki sevgili değillerdi ama ilişkileri iş arkadaşlığından öte bir şeydi. Karşılıklı dillendirilmemiş ve sonunun nereye varacağı bilinmeyen bir yakınlaşmanın oluruna bırakılmış yaşanmışlığıydı. Ama bu durum Nazan’ın izin verdiği kadardı. Murat ise her âşık gibi azı yüreğinde çoğaltacak kadar umut doluydu.

Bir gün Murat davranışlarıyla çoktan itiraf ettiği duygu ve düşüncelerini açmıştı. Onu çok sevdiğini ve daha çok tanımak istediğini söylemişti. Nazan’ın tepkisi çok istekli görünmese de bu teklife hayır dememişti. Çok geçmeden bu karşılıklı birbirini tanıma sürecinin yeterli olduğunu düşünen Murat evlenme teklifinde bulunmuştu.

Nazan giysi dolabının önünden uzaklaşıp karmaşık düşüncelerin ağırlığını taşıyamamışçasına yatağa uzandı. Yaşamının en önemli kararını vermek üzereydi. Oysa aynı şeyleri bir kez daha yaşamaktan çok korkuyordu ve bir kez daha aşağılanmayı kaldıramazdı. Hâlbuki her şey üniversite yıllarında nasıl da güzel başlamıştı. Sınıf arkadaşı Cemil ile birbirlerini çok sevmişler ve üç yıl sonra ailelerin de rızasını alarak evlenmeye karar vermişlerdi. Yeterli paraları olmadığı için düğün tarihini sürekli ertelenmişlerdi. Buna rağmen hazırlıklarını yavaş yavaş da olsa yapmışlardı. Nazan çok mutluydu çünkü her gördüğünde ilk günkü gibi heyecan duyduğu bir adamla evleniyordu. Sevgisi hiç azalmamıştı. Cemil için aynı şeyleri söylemek zordu. Zaman onu değiştirmişti. Nazan’a olan ilgisi azalmış ve düğün hazırlıklarına fazla katılmaz olmuştu. Çeşitli bahanelerle ortalıktan kayboluyor, eşya seçimlerini ya Nazan’a ya da ailesine bırakıyordu. Öyle eskisi gibi de Nazan’ın yanaklarını kızartıveren güzel sözler söylemiyordu. Nazan’ın aklına kötü şeyler gelmemişti. Ona olan güveninden kuşku duymayacak kadar bağlıydı. Üstelik geleceğe dair hayalinde kurduğu dünyada çoktan yaşamaya başlamıştı.

Düğüne sayılı günler kala Nazan korkunç gerçeğe tanıklık etmişti. Cemil’i sarmaş dolaş başka bir kadınla görmüştü. O an yüreğine saplanan keskin bir ağrıyla yerinde taş kesilmiş, bir dakika geçmeden kararan gözlerle kaldırıma yığılmıştı. Kendisini ayıltmaya çalışan insanların şaşkın bakışları altında ayağa kalkmaya çalışmış ve “Cemil!” diye bağırmıştı. Öfkesi günlerce ilk andaki gibi hiç azalmamıştı. Uğruna hayatını, kalbini hayallerini verdiği adam tarafından aldatılmıştı. Asla kabullenemeyeceği ve affedemeyeceği bir ihanetti bu. Sırtından ta yüreğine kadar saplanan hançerin acısını ne bitmek bilmeyen gözyaşları ne de Cemil’in özür ve yalvarmaları dindirebilmişti. Bu kadar sevmese bu kadar acı çeker miydi hiç?

Nazan Cemil’e içindeki yangından kopup gelen tek cümle söylemişti: “Seni asla affetmeyeceğim!” Bu sözden sonra Nazan bir daha onun yüzüne bakmamıştı. Kadınlık gururu sevgisini yenmişti.

Nazan geçmişin hala acı veren bu anılarının arasında bugün kendisini büyük bir heves ve istekle seven Murat’ı düşündü. Saygılı, görgülü, çalışkan hatta yakışıklı bir beyefendiydi o. Sorumluluk sahibi iyi bir baba olacağı da belliydi. Üç ay önce Murat’ın, bir bahaneyle bankaya getirtip – belli ki Nazan’ı göstermek için- tanıştırdığı ailesi de iyi insanlardı. Ama Cemil de başlangıçta böyle biri değil miydi? Hani onun gözü Nazan’dan başka bir şey görmezdi! Hani Nazan’ın yokluğunda nefes alamazdı! Hani ölene kadar sevdiğini seyretse doymazdı! Ne oldu da bir ömür boyu sürecek aşk beş altı yılda bitivermişti? Erkeklerin aşkı bu kadar kısa mı sürerdi? Sadakati bile koruyamayan erkek sözü yalandan başka neydi? Yürek, aşka verilmiş sözle çırpınırken başka kadını kollarda sarmak bu kadar kolay mıydı? İhanet eden eller, önce vicdanı boğarken göz bu kadar mı kör olurdu? Evet, Cemil de başlangıçta iyi bir insandı. Murat’ın da bütün bunları yapmayacağını kim bilebilirdi? Murat’ın da aldatmayacağını kim garanti edebilirdi? Eğer böyle bir şey olur da yine hayal kırıklığı yaşarsa! Yine kendisini değersiz bir varlık olarak algılarsa!

Nazan uğradığı bu haksızlığı Cemil’e bazen de kadere bağlayarak yıllardır sorguluyordu. Beynini saran bu örümcek ağına adeta her gün bir ilmek atılmıştı. İhaneti içine sindirememiş, unutmayı başaramamıştı. Bu yüzden yeni bir yaşam kurma azmini kaybetmişti. Otuz iki yaşındaydı. Gençliğinin kemale durduğu zamanlardı. Yılların eskitmeye çalıştığı beden ve ruhuna artık haksızlık etmek istemiyordu. Her kadın gibi hayatını yaşamak istiyordu. Bir erkeğin kuşatıcı gücünü hissetmek, sevgisinde pişmek, kıskançlığında hırpalanmak, peşi sıra sürüklenmek ve saran kollarında erimek istiyordu. Hayal kuran her kadın kendisine kadınlığını yaşatacak erkeğin karşısına çıkacağı günü beklemez miydi? Bir bütünün ayrıyken anlamsız duran iki parçası ancak birbirlerini tamamlayabildiklerinde birbirlerini tanımlamış olmuyorlar mıydı? Bir erkek değil miydi bir kadının içindeki cevheri parlatan, tohumu yeşerten ve aşkı yaşatan? Ayrıca hangi kadın, anne olmayı aşktan daha az arzulanan bir şey olduğunu iddia edebilirdi? Çocuklarını büyüteceği huzurlu bir yuva istemek onun da hakkıydı. Kim demiş hayal kurmak kolaydır diye! Geleceği zihinde kurup sonra da onu sevebilmek aynı yastığa baş koyacağımız insanı seçmek kadar zor değil miydi? Aşk evlenmek için aradığı şartlardan değildi artık ama peki ya sevilmenin aşk olmadığı söylenebilir miydi?

Nazan bitmek bilmeyen düşünce girdabında boğuşmaktan yoruldu. Peşini bırakmayan hayal ve anıların; aldığı kararı değiştirmesini istemiyordu. Yatmaya karar verdi.

Sabahın ilk ışıkları şehrin yorgun binalarını uyandırdı. Gürültü ve telaş caddelerden aktı. Dükkânlar kepenklerini açtı. Bankayı dolduran müşteriler sırada beklemeye başladılar. Murat’ın elleri işleri yetiştirmekle uğraşsa da aklı Nazan’ın bugün vereceği cevabı düşünmekle meşguldü. Gün boyu Nazan’ın yüzünde ipuçları aradı. Teklifini yineleyince o güzel dudaklardan dökülecek sözcüğün “Hayır!”olmamasını bütün kalbiyle umut ediyordu.

Murat, elinde sarısıyla ruhunu boyadığı Nazan’ın o çok sevdiği kasımpatı demetiyle buluşma yerinde bekliyordu. Birazdan Nazan geldi, geç kaldığı için özür diledi. Murat çiçeği uzattı, her zamanki gibi şık ve güzel olan Nazan’ı elinde olmayarak kaçamak bakışlarla süzdü. Havadan sudan başlayan sohbet iş konularına da biraz değindikten sonra nedense çabucak bitti. Murat umutla karamsarlık arasında gidip geliyordu. Nazan’ı kaybetme korkusuyla sanki esas konuya giremiyordu. Uzun bir sessizlikten sonra Murat saklamaya çalıştığı heyecanıyla konuştu. Nazan’ın, kendisi için çok değerli olduğundan ve onu bir ömür boyu mutlu edeceğinden bahsetti. Sonra da evlilik teklifini tekrarladı.

Nazan, yüreğinde kaybolmaya yüz tutmuş Cemil’e baktı. Uzakta küçücük solgun bir resimdi. Artık bir anlam ifade etmeyen çizgileri belirsiz bir resim… Başını kaldırdı. Murat’ın gözlerine dikti gözlerini. Hayatın bütün güzel yanları onun sözünde ve yüzünde ifadesini bulmuştu sanki. Aldığı kararı söyleme zamanı gelmişti. Acele etmek istemedi ama Murat’ın yüzündeki sevimlilik içinde çiçek açınca ona gülümsedi ve güzel dudaklarından sihirli bir sözcük kanatlandı.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 23.03.2012)

 

ŞİİR SEÇMELERİ

Beyazlar Sarardı Sokakları


 

BEYAZLAR SARARDI SOKAKLARI

Remzi Anıl TOPRAK

Ve beyazlar sarardı sokakları,
Gül bahçeleri kökünden ağlardı.

Kadınlar vardı
Kadınlar vardı yol kenarlarında mahzun
Tek göz odalarında yoksul…
Kuru ekmeğe muhtaçtı ocakları,
Bir kuru ekmek peşinde koşardı kocaları…

Kocaları vardı;
Bıyıklı, kirli ve terli
Kaza yapınca bir Ocak akşamı Her seçim oy verdiğin...

Beyazlar Sarardı Sokakları


 

BEYAZLAR SARARDI SOKAKLARI

Remzi Anıl TOPRAK

Ve beyazlar sarardı sokakları,
Gül bahçeleri kökünden ağlardı.

Kadınlar vardı
Kadınlar vardı yol kenarlarında mahzun
Tek göz odalarında yoksul…
Kuru ekmeğe muhtaçtı ocakları,
Bir kuru ekmek peşinde koşardı kocaları…

Kocaları vardı;
Bıyıklı, kirli ve terli
Kaza yapınca bir Ocak akşamı
Her seçim oy verdiğine sinirli!
Kocaları vardı
Bir daha vurmayacağına yeminli
Ve feryatlar sarardı sokakları...
Kaç bebesi olduğundan şüpheli
Kocaları vardı.

Bebeleri vardı
Kırmızı ışıklarda bekleyen
Bebeleri vardı hep sevilmek isteyen
Ve hiç sevilmeyen...
Bebeleri vardı, yara izlerine inat
Saçlarını üç numara kestiren
Ve şarkılar söylerdi akşamları...
Mahalledeki bir güzeli
Ömrü boyunca bekleyen
Bebeleri vardı

Güzeller vardı
Vefasız, şen ve kaygısız.
Güzeller vardı gözleri senin gibi
Ve de ne talihliydi onların sahibi
Güzeller vardı,
Her birinde senden bir parça vardı
Ve çalgılar susardı akşamları...
Her güzelde senden
Bir parça vardı...

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 22.01.2012)

 

Sevda Yolu


 

SEVDA YOLU

Remzi Anıl TOPRAK

-Kalbimden dökülen bir sudur sevdam.
             Kervansız, yıldızlı diyarlara uzanan bir umut olur
                                         Yaşar.
                    Ufukta kaybolur kara dumanı.
                          İki yakası ırak vuslat,                                Gövdesi, fukara gönüllere              ...

Sevda Yolu


 

SEVDA YOLU

Remzi Anıl TOPRAK

-Kalbimden dökülen bir sudur sevdam.
             Kervansız, yıldızlı diyarlara uzanan bir umut olur
                                         Yaşar.
                    Ufukta kaybolur kara dumanı.
                          İki yakası ırak vuslat,
                               Gövdesi, fukara gönüllere
                                     Kurtuluştur.
                                      -Göğe tavaf etsen ne çare
                                      Unutulur eski diyarlar.
                                          Görürse Tebrizli burayı
                                            Dayanamaz
                                                 Ağlar…

-Geçitleri haramdır sevdaya,
     Etekleri ıssız,
         Dorukları yazsız
            Yaman sıra dağlar…
               Biraz ardı,
               -Memleket sefasıdır.
                   Kurur sevdam,
                       Kurur akşam,
                           Hicap olur
                              Ağlar…

-Ey felek!
       Yoktur yalanım gönlümün en son katında
       Görmeden sevdi gönül vefasız dilberi,
       Kerem’in kül edildiği Asi diyar da
       Yersizse kelamım, kırasın bu elleri…
       -Ey! Garptan insafa gelen güzel vilayet-i Beyrut,
       -Ey! Şafak vakti solan cennetin kayısı bahçeleri,

-Serap etseniz şehrinizi, selam durur sevdama kutsal yurt.
       Gerisi kibirdir,
            Sevdaya ihanettir.
            Bakar sevda Aslı’sına,
                -Kerem gibi
                    Kül olur
                    Ağlar…

                    Gün gelir,
                       Sevda gelir kutsal şehrine
                           Çöller cana gelir.
                                Yorgun sevda yolu ihanete
                                   -Hicaz olur
                                        Remzi Anıl TOPRAK Yanar!


.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 16.01.2012)

 

Bilir miydin?


 

BİLİR MİYDİN?

Atalay YAĞMUR

Bilir miydin,
O günün bu günden farkını?
Neden günahla sevabı harmanladın?
Kaç basamakta çıkılır arşa?
İnişi kaç saatlik yol?

Sen bilir miydin,
Neden gülmezdi yüzleri?
Neden sefa ile cefayı harmanladın?
Emir kimdendi?
Nedendi içindeki kin?

Peki, sen Bilir miydin,
Kaç damla yaş düşer gözünden annesi ölenin? Neden gözyaşı ile...

Bilir miydin?


 

BİLİR MİYDİN?

Atalay YAĞMUR

Bilir miydin,
O günün bu günden farkını?
Neden günahla sevabı harmanladın?
Kaç basamakta çıkılır arşa?
İnişi kaç saatlik yol?

Sen bilir miydin,
Neden gülmezdi yüzleri?
Neden sefa ile cefayı harmanladın?
Emir kimdendi?
Nedendi içindeki kin?

Peki, sen Bilir miydin,
Kaç damla yaş düşer gözünden annesi ölenin?
Neden gözyaşı ile miski harmanladın?
Bu inadın sebebi ne?
Bu emri kimden aldın?

Peki, sen bilir miydin,
Kaç anlık gücü olduğunu sevginin?
Ve ölmez olduğunu nefretin.
Boş ver
Gene de bilme.

  


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 12.01.2012)

 

Kanatlılar


 

KANATLILAR

Atalay YAĞMUR

Kımıldamadı aylar ve yıllar,
Kana Kan savaştı oğullar.

Dağ başında duman,
Yüreğime mengene zaman,
Sende şahit ol, atlılar yüreği kanatlılar.

Sanki bir düğünlük yarıştı, gelinlik kızlara.
Ölümün mesafesi bir karıştı, damatlık delikanlılara.

Güneşe set olunca çınar,
Gölgesinde aşkta yanar. Zaman kıvranır, zaman yanar, Atlılar,...

Kanatlılar


 

KANATLILAR

Atalay YAĞMUR

Kımıldamadı aylar ve yıllar,
Kana Kan savaştı oğullar.

Dağ başında duman,
Yüreğime mengene zaman,
Sende şahit ol, atlılar yüreği kanatlılar.

Sanki bir düğünlük yarıştı, gelinlik kızlara.
Ölümün mesafesi bir karıştı, damatlık delikanlılara.

Güneşe set olunca çınar,
Gölgesinde aşkta yanar.
Zaman kıvranır, zaman yanar,
Atlılar, umuda kement attılar.

Mahmuzladı atını gidenlere karıştı toy delikanlı,
Küsmedi kadere hayatla barıştı, gelinlik kız.

Atlılar çok şeker çok tatlılar ,
Atlılar meleklerin koynunda yattılar.

Bir düğün alayı,
Ve bir yıldız şenliği,
Ayla yıldızlar dans ederken,
Atlılar,
Bize umut attılar.

 

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 12.01.2012)

 

Gülten


 

GÜLTEN

Atalay YAĞMUR    

Gülten'le konuştu gözlerimiz anlaştı diller gibi,
Ama hala yabancıyız Gülten'le birbirimize eller gibi.
Gülten geldi aklıma, yaş doldu gözlerime, aktı seller gibi,
Gülten umursamadı, içti selden, hayat buldu güller gibi.

Gülten şimdi damla damla yaş gözümde
Dilim tutuldu, gene de Gülten var her sözümde. Gültensiz yaşanmı...

Gülten


 

GÜLTEN

Atalay YAĞMUR    

Gülten'le konuştu gözlerimiz anlaştı diller gibi,
Ama hala yabancıyız Gülten'le birbirimize eller gibi.
Gülten geldi aklıma, yaş doldu gözlerime, aktı seller gibi,
Gülten umursamadı, içti selden, hayat buldu güller gibi.

Gülten şimdi damla damla yaş gözümde
Dilim tutuldu, gene de Gülten var her sözümde.
Gültensiz yaşanmıyor dünyanın baharında güzünde,

Saklayamadık aşkımızı, Hain abisi duydu bizi,
Umut baharında vurdu ikimizi.

 

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 05.01.2012)

 

Fesleğen Senin Kokundur Hani


 

FESLEĞEN SENİN KOKUNDUR HANİ

Emel ŞAKACI     

Havâi maviler de yayılsın,
Poyrazın soğuk pençesiyle çizilmiş
Derin geçitlerine semanın.
Siyahlar beyazları mat etmeden;
Satranç tahtasının aşınmış karelerinde
Kırmızı kaleler kurulsun,
Çocukluğumu kuşatan platolarda.
Dudaklarım düşmesin bu sefer,
Gözyaşlarım dökülmesin, Lekeli parke taşlarının Derisi ça...

Fesleğen Senin Kokundur Hani


 

FESLEĞEN SENİN KOKUNDUR HANİ

Emel ŞAKACI     

Havâi maviler de yayılsın,
Poyrazın soğuk pençesiyle çizilmiş
Derin geçitlerine semanın.
Siyahlar beyazları mat etmeden;
Satranç tahtasının aşınmış karelerinde
Kırmızı kaleler kurulsun,
Çocukluğumu kuşatan platolarda.
Dudaklarım düşmesin bu sefer,
Gözyaşlarım dökülmesin,
Lekeli parke taşlarının
Derisi çatlamış tabanlarına.
Fesleğen kokusuyla yağsın yağmur.
Sümbül ve fesleğen koksun
Çocukluğumu kuşatan platolar;
Fesleğen senin kokundur hani…

Antika bir saatin
Yelkovanının üveyliğiyle
Tebessümü kovulmuş
Çocukluğum ağlamasın.
Fesleğen kokusuyla yağsın yağmur
Dalgalı saçlarım yüzünü öperken.
Fesleğen senin kokundur hani…

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

 

Mavi Yunuslar Kervanı


 

MAVİ YUNUSLAR KERVANI

Emel ŞAKACI     

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.
Nar çiçeği olup açsa kırmızı mercanlar;
Anemonlarla donattığım,
Okyanus suyundan saraylarımın
Kristal bahçelerinde.
Bir mercan dalından solusam;
Hiç kalmasa derdim tasam.
Ebemkuşağından bir mendille silsem İnci yaşlarımı Ve safir...

Mavi Yunuslar Kervanı


 

MAVİ YUNUSLAR KERVANI

Emel ŞAKACI     

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.
Nar çiçeği olup açsa kırmızı mercanlar;
Anemonlarla donattığım,
Okyanus suyundan saraylarımın
Kristal bahçelerinde.
Bir mercan dalından solusam;
Hiç kalmasa derdim tasam.
Ebemkuşağından bir mendille silsem
İnci yaşlarımı
Ve safir kanatlar kondursa omuzlarıma
Yağmur meleği,
Nazlanmadan.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara.
Bir Hıdrellez sabahı yanaşsa iskeleye
Aşı boyalı kayıklar.
Oyalı bir mendil atsalar sulara;
Parmakları kına kokan kızlar,
Ardımdan.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Akik taşısalar katar katar.
Kuyruklarının ucundan
Lapis lazuli saçarak
Deniz cadılarının uğursuz çentiklerine.
Işıklı güneş yolunu açsalar,
Karanlığın dehlizlerine.
Renklerin tükendiği yerde kursalar
Allı morlu çadırlarını;
Okyanusa can katsalar.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

 

Üç Sessiz Kumral Harf

 

ÜÇ SESSİZ KUMRAL HARF

Emel ŞAKACI

Kadim bir alfabeden
Özenle seçilmiş,
Üç sessiz kumral harfti ismin
Ve harflerin ortasında
İki sesli süvariydi kirpiklerin.
Kader ağlarını benim için örüyordu
İlmek İlmek
Kumpaslarda.
Lepiska saçlarını kulelerden salan
Talihsiz masal prensesiydim.
Bahtımın tarumar tahtına tırmanan
Yağız atlı yakışıklı prens değil Ölü b...

Üç Sessiz Kumral Harf

 

ÜÇ SESSİZ KUMRAL HARF

Emel ŞAKACI

Kadim bir alfabeden
Özenle seçilmiş,
Üç sessiz kumral harfti ismin
Ve harflerin ortasında
İki sesli süvariydi kirpiklerin.
Kader ağlarını benim için örüyordu
İlmek İlmek
Kumpaslarda.
Lepiska saçlarını kulelerden salan
Talihsiz masal prensesiydim.
Bahtımın tarumar tahtına tırmanan
Yağız atlı yakışıklı prens değil
Ölü bir kurbağaydı.
Öptüm öptüm,
Bir sen etmedi.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

Dalgalara Benzeyen


 

DALGALARA BENZEYEN

Seda ARTUÇ    

-Bu mısraların en çok yakıştığı dostuma…-

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kıyıyı dövüyor sesin
Martılar korkuyor çığlığından
Sükûtundan ürküyorum…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kucağında uyuyor devler
Sular koşuyor peşin sıra
Köpük köpük rüyalar
Saçlarıma doluyor…

Sen dalgasın, dalgasın sen Rüzgâra sevdalısın Değişirsin her l...

Dalgalara Benzeyen


 

DALGALARA BENZEYEN

Seda ARTUÇ    

-Bu mısraların en çok yakıştığı dostuma…-

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kıyıyı dövüyor sesin
Martılar korkuyor çığlığından
Sükûtundan ürküyorum…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kucağında uyuyor devler
Sular koşuyor peşin sıra
Köpük köpük rüyalar
Saçlarıma doluyor…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Rüzgâra sevdalısın
Değişirsin her lahza
Bir varsan
Bir yoksun
Asi ırmaklara hancısın
Martılar ardından ağlar
Rüyalar dolar saçlarıma…

Sen,
Gemiyi delen Hızr’sın
Gözlerin deniz feneri
Ârife aşikâr hikmetin
Bırak gövdende yıkansın
Rayihası gecelerin
Sen dalgasın, dalgasın sen…

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 04.03.2011/ Ankara

 

 

Yalnız Bir Heykel

 

YALNIZ BİR HEYKEL

Emel ŞAKACI

Ben hep seni düşlerim.
Pencerenin önüne geçer,
Güvercinleri beslerim.
Gelirler ve giderler birer ikişer;
Konarlar
Soğuk, sessiz hayallerime.
Yalnız bir heykelim ben
Ve hep seni düşlerim.

Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.
Uçurtmalar vardır kanarya rengi,
Uçarlar kanarya kanarya…
Ben yalnız ve kimsesiz bir heykelim; Gü...

Yalnız Bir Heykel

 

YALNIZ BİR HEYKEL

Emel ŞAKACI

Ben hep seni düşlerim.
Pencerenin önüne geçer,
Güvercinleri beslerim.
Gelirler ve giderler birer ikişer;
Konarlar
Soğuk, sessiz hayallerime.
Yalnız bir heykelim ben
Ve hep seni düşlerim.

Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.
Uçurtmalar vardır kanarya rengi,
Uçarlar kanarya kanarya…
Ben yalnız ve kimsesiz bir heykelim;
Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.

Penceremden seyrederim ben
Kapalıyken tül perdelerim.
İstemem görmesin kimse
Dudağımdaki parmak izini.
Saksıda on bir aylık çiçekleri,
Bir ölür bir dirilir.
On bir aylık dönülmez yol olur.
Dönmediğin her bir gün,
Demir tırnaklı vahşi bir kuş olur.
Paslı tırnakları,
Ruhumun en derin yerindeki
En güzel yüzlü tomurcuğu,
Kesip koparan hoyrat olur.
Nasırlaşır mazinin çıbansı sancıları,
Kabuk bağlar elmacık kemiklerimde.
Sıkı sıkıya kaparım perdelerimi,
İstemem görmesin kimse.
Sen de görme.
Bekleyişlere liman gözlerimi,
Üzme sınırsız gelmeyişlerinle.
Yalnız bir heykelim ben
En nihayetinde.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 10.04.2010)

 

 

Şeker Bayramı

 

ŞEKER BAYRAMI

Emel ŞAKACI

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Herkesin bayramını kutlayacaktım
Ablamın sözünü tutacak
Şekerlikten
Sadece bir şeker alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
İyi bir abi olacak
Kız kardeşimin elini hiç bırakmayacaktım
Harçlık veren çok olursa
Ona oyuncak bebek alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne Bayramdır diye u...

Şeker Bayramı

 

ŞEKER BAYRAMI

Emel ŞAKACI

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Herkesin bayramını kutlayacaktım
Ablamın sözünü tutacak
Şekerlikten
Sadece bir şeker alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
İyi bir abi olacak
Kız kardeşimin elini hiç bırakmayacaktım
Harçlık veren çok olursa
Ona oyuncak bebek alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Bayramdır diye uslu duracak
Kimsenin uçurtmasını yırtmayacaktım
Kuşları sapanla vurmayacak
Kedileri korkutup kaçırtmayacaktım

Ben bugün
Şeker toplayamadım anne
Boğazımdaki parmak izleri kadar
Bile toplayamadım
Bu izler nerden çıktı
Bilmiyorum anne

Biliyor musun anne
Canım hiç çikolata,
Şeker istemiyor artık
Hiç dondurma istemiyor
Sadece uyumak istiyorum
Bana ninni söyler misin?

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 28.03.2011)

 

 

Beyaz Yürüyüş

E-posta Yazdır PDF

Beyaz Yürüyüş - Osman ÇeviksoyBir konunun ve ana fikrin olmuş veya tasarlanmış olaylara dayandırılarak anlatılmasına tahkiyeli ifade (hikâye etme yoluyla anlatım) diyoruz. Tahkiyeli ifade küçük hikâye, roman, tiyatro eseri, senaryo gibi modern türlerden tutunuz destan, efsane, masal, menkıbe, halk hikâyeleri gibi anlatmaya, meddah, Karagöz, ortaoyunu ve kukla gibi seyirlik sanatlarına kadar eskiyi ve yeniyi içine alan bir terimdir.

Küçük hikâyenin tahkiyeli ifadeye dayanan türlerden ayrılıp bağımsız bir yapı kazanması pek eski değildir. Batı tesirinde Türk edebiyatı örneklerinin verildiği Tanzimat sonrası Türk edebiyatında hatta Servet-i Fünûn mensuplarınca hikâye terimin romanı karşıladığını biliyoruz. Bağımsızlaşması da Servet-i Fünûncularladır.

Konunun düzenlenmesindeki yeterliliğin, dil ve üslubun yerli, milli bir yapı kazanmasının, teknik ve tahkiye sağlamlığının Ömer Seyfettin tarafından gerçekleştirildiğini söylemek biraz mübalağalı olsa da doğru bir hüküm kabul edilmelidir.

Devamını oku...

Gönlüne Hikâyeler Düşen Yazar

E-posta Yazdır PDF

Aklıma Yıldız DüştüGönlüne, ilhamına hikâyeler düşen yazar Osman Çeviksoy... On altı kitabından on dört tanesi, okuyucuya birbirinden güzel hikâyeler sunan yazar... Sayın Çeviksoy, son yazdığı hikâyeleri, Aklıma Yıldız Düştü ve Karanlıkta Ses Gibi adlı kitaplarda toplamış. Akçağ Yayınları arasında yayımlanan bu eserleri, imzalayıp göndermiş; sağ olsun... Her kitabı okurken yaptığım gibi, bazı satırların altını çizerek, sayfa kenarlarına notlar düşerek okudum onları da... Bu yazımda, o notlardan bazılarını sizlerle paylaşacağım. Bu arada belirteyim; yazar ve yayınevi yetkilileri her ne kadar öyküyü tercih etmişlerse de ben hikâye kelimesini tercih edeceğim; nedense öyküye bir türlü ısınamadım, alışamadım...

"Aklıma Yıldız Düştü" adlı eserde on iki hikâye yer almış. Son dört hikâye, "Akkız Anamın İpek Mendili" başlığı altına toplanmış. Bu bölüm, kitabın altmış beş sayfasını işgal etmiş. Bu bölümü okurken, "Çeviksoy, bir roman denemesi yapmış; teferruatlandırıp uzatarak tadını bozmayı istemediği için bir uzun hikâye şeklinde bırakmış olmalı." diye düşündüm.

Devamını oku...

Sayfa 1 - 17

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Yeriniz Anasayfa