Yeniyıl Hayali
Zübeyde, derme çatma yapılmış kiralık gecekonduda, kocası ve iki çocuğu ile yaşam mücadelesi veriyordu. Delice esen rüzgâr, eve davetsiz giren arsız misafir gibi, keyfince dolaşıyordu. Son günlerde yemek pişirebilmesi bile büyük lükstü. Ocağın üzerindeki boş tencereye bakarken gözleri doldu. Kendisi neyse de çocuklarının sıkıntıda olmasına yüreği dayanmıyordu.
İçin için, kocasına olan öfkesi büyüyordu. Oldum olası sorumluluk duygusu yoktu. Ailesini hiç umursamıyordu. Çocuklarına, dünya güzellerine, nasıl kıymet vermiyor, bir türlü anlayamıyordu, insan simit satar rızkını yine kazanırdı. Dediğim dedikçi babasının, kararlı yüzü gözünün önüne geldi. Ah Baba! Diyerek iç geçirdi. Ağlamaya başladı.
Televizyonu açtı dalgın boş gözlerle bakarken birden kulak kesildi. Sanki ona söyleniyordu. Milli piyango reklamında size de çıkabilir diyordu. Birilerine çıkacak, belki o birilerinin içinde kendisi de vardı, neden olmasın! “Size de çıkabilir!” cümlesini tekrarladı.
YENİYIL HAYALİ
Kamuran ÖZAKTÜRK
Zübeyde, derme çatma yapılmış kiralık gecekonduda, kocası ve iki çocuğu ile yaşam mücadelesi veriyordu. Delice esen rüzgâr, eve davetsiz giren arsız misafir gibi, keyfince dolaşıyordu. Son günlerde yemek pişirebilmesi bile büyük lükstü. Ocağın üzerindeki boş tencereye bakarken gözleri doldu. Kendisi neyse de çocuklarının sıkıntıda olmasına yüreği dayanmıyordu.
İçin için, kocasına olan öfkesi büyüyordu. Oldum olası sorumluluk duygusu yoktu. Ailesini hiç umursamıyordu. Çocuklarına, dünya güzellerine, nasıl kıymet vermiyor, bir türlü anlayamıyordu, insan simit satar rızkını yine kazanırdı. Dediğim dedikçi babasının, kararlı yüzü gözünün önüne geldi. Ah Baba! Diyerek iç geçirdi. Ağlamaya başladı.
Televizyonu açtı dalgın boş gözlerle bakarken birden kulak kesildi. Sanki ona söyleniyordu. Milli piyango reklamında size de çıkabilir diyordu. Birilerine çıkacak, belki o birilerinin içinde kendisi de vardı, neden olmasın! “Size de çıkabilir!” cümlesini tekrarladı.
Bir çeyrek bilet almayı kafasına koydu. “Hele bir sabah olsun.” Ekmeği poşetinden çıkarıp eliyle birkaç parçaya böldü. Arasına küçücük dilimlediği helvayı koyarak çocukların ellerine tutuşturdu.
İştahla yemelerini izlerken, içi burkularak yardım paketindeki son süt kutusunu tezgâhın üzerine bıraktı. Dışarıdan gelen gürültüye kulak kabarttı.
Kocası kapıyı yumruklayarak bağırıyordu. Belli ki içkili gelmişti. Korkuyla kalktı, kapıyı açtı. Kapıyı açması ile birlikte Kocası hakaretler yağdırmaya başladı. Aşağılayıcı sözlerinin dozu her geçen gün daha da artıyordu. Bakışları ile odanın içinde kusur arar gibi bakınırken, çocukların üzerinden tezgâha kayan gözleri, boş tencereye takılınca, bağırmak için kendince haklı bir gerekçe buldu.
“Sen nasıl bir kadınsın. Yine yemek pişirmemişsin! Kocan eve geliyor, bir tas çorba veremiyorsun, ne beceriksiz kadınsın”
Zübeyde korkuyla susuyordu. “Ya sabır Allah’ım!” diyerek, çocuklarının yanına yaklaştı. Çocuklar annelerinin eteğine yapıştılar. Adeta, çocuklar annelerine, anne çocuklarına sığındı. Sarhoş koca, yorulana kadar bağırdı, sonra oturduğu yerde sızdı kaldı. Zübeyde kocasına karşı çığ gibi biriken öfkesine karşın, bu haline de acıyordu. Üzerine bir battaniye örttü. İçki kokusundan tiksinerek, çocuklarının yatağına sokuldu. Hiç birini uyku tutmuyordu. “Babanız sıkıntılı. Hasta, o yüzden böyle! Yoksa sizi çok seviyor her şey düzelecek. ”diye onları sakinleştirmeye çalıştı.“ İnanmadan söylediği bu sözcüklerin altında sanki ezilmişti. Çocuklarını düşünüyordu ne de olsa babalarıydı! Annesi de böyle söylerdi “Çocuklarına babalarını kötülemeyeceksin, saygısız sevgisiz olurlar.”
Evliliklerini düşündü. Kocası Ali’yi hiç istememiş, sevmemişti. Onun fikrini dikkate alsalardı, onunla asla evlenmezdi. Çok mücadele etmişti evlenmemek için, ama! Babası katı, sert mizaçlı biriydi. Kendi doğrularının dışındaki fikirlere hiç itibar etmezdi.
Babası için, Baytoklar sülalesinin akrabası olmak kendi yoksulluğunu da kapatırdı. Kızını “Akıllı ol rahat edersin, nerden bulacaksın daha iyisini?” diye azarlamıştı. Sanki varlıklı olunca kişinin ayıbı örtülürmüş gibi.
“Askere gidince şımarıklığı sorumsuzluğu kalmaz merak etme! Asker ocağı insanı adam eder.” derken kendinden ne kadar da emin görünüyordu. Annesi de laf geçirememişti Ona.
Babasının varsıllık zafiyeti, birkaç bilezik başlık parası Zübeyde’nin hayatını karartmıştı.
Ali büyükler ölünce, varı yoğu satıp kendine şehirde bir dükkân açmıştı. Başlarda durumları fena değildi. İçki alışkanlığı yüzünden etrafını kötü arkadaşlar sarmış, içki âlemlerine dalmıştı. Düzensiz hayatı, dükkânı kısa sürede bitirmiş, Onu uçan kuşa borçlandırmıştı.
Bir gün alacak verecek kavgası yüzünden hapse de girince iyice kafayı bozmuştu.
Zübeyde zor günlerinde tanıdıklarının vasıtasıyla, çocukları uzakta olan zengin yaşlı bir hastaya bakmaya başlamıştı. Eline iyi kötü bir para geçince özgüveni artmış, çocuklarına daha bir güçlü sarılmıştı. Yaşlı hasta, merhametli dürüst bakıcısından çok memnundu. “Son günlerimde bana huzur veriyorsun, tuttuğun altın olsun.” diyordu. Kocasına ne zaman yaşlı hastadan söz etse sonunda tartışma çıkıyordu. Kendi özgüven eksiliği Zübeyde ye zulüm olarak geri dönüyordu.
Zübeyde bir ay öncesine kadar kimseye muhtaç olmadan geçinirken, ekmek kapısı saydığı yaşlı hasta, vefat edince çok üzülmüştü. Yeniden iş bulmak zordu hele de güvenli bir yer! Zor günler için sakladığı, annesinin “gömülmekliğim” dediği parasını da kocası elinden alınca iyice çaresiz kalmıştı.
Çocukları için bir mucize bekliyor, içten içe dua ediyordu.
Sırtında kocasının evlendiklerinde aldığı, solmuş kahverengi mantosu, boynunda yeşil kazağını sökerek ördüğü atkısı, ayağında yıllar önce alınmış botlarıyla soğuktan korunmaya çalışıyordu.
Akşamdan beri televizyondan izlediği reklam, gözünün önüne geliyordu.
“Yılbaşı ekstra çekilişinde bir kişiye kırk milyon. Size de çıkabilir! Milli Piyango…”
Köşedeki beyaz kasketli milli piyango bayiine yanaştı. Bayinin sıcak umut vadeden bir gülümsemesi vardı. “Bir çeyrek bilet istiyorum ne kadar?” diye sordu.
Zavallı görünüşlü bu kadına şöyle bir baktı “On lira” dedi. Yelpaze şeklindeki tablada çeyrek biletlerin olduğu sırayı gösterdi. Zübeyde içinden dualarla ön sıradaki biletlerden birini gözüne kestirdi aldı, sanki parayı tutuyormuşçasına özenle cüzdanına yerleştirdi.
Vitrinlere şöyle bir göz attı. Ben de bir hafta sonra bunlardan istediğimi alacağım diye geçirdi.
Eve dönerken sadece ekmek alabildi. Ekmeği masanın üzerine koydu. Televizyondaki reklamı düşündü. Evet, bana çıkacak diye mırıldandı.
Yılbaşını dört gözle bekliyordu ikramiye kazanacak hayatı değişecekti! “Umut fakirin ekmeği” idi. Yılbaşı gecesi sofralarında tarhana çorbasından başka bir şey yoktu. Saatler, sanki bilet çekilişinin heyecanını arttırmak için bir türlü geçmiyordu. Yılbaşına yaklaşık bir saat kala çekiliş yapıldı. Heyecanla numaraları kontrol etti ama maalesef numaralar tutmuyordu. Hayalleri yıkılmıştı. Belki küçük ikramiyelerden birisi tutardı. Ertesi gün bakkaldan aldıkları gazeteyi kontrol etti sadece amorti çıkmıştı.
Kısmeti kurumuştu sanki! Yılbaşı da uğur getirmemişti! Zaten annesi de demiyor muydu?
“Eskiden yılbaşını, biz kutlamazdık bu sonradan çıktı.”
Kocasının seslenmesi ile dalmış olduğu hayal âleminden çıktı. “Bu zarf sana gelmiş, postacı yeni getirdi.“ diyerek zarfı eline tutuşturdu. “Aç bakalım nerden gelmiş, neyin nesi?“ derken meraklı gözlerle onu süzüyordu. Zarf sulh hukuk mahkemesinden geliyordu. Zübeyde, şaşkın ve heyecanlıydı, zarfı yırtarcasına açtı. Yazı, vefat eden yaşlı hastanın vasiyeti üzerine kendisine bin lira ile oturduğu evin bağışlandığını bildiren tebligattı.
Zübeyde şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. “Bu bir mucize!” diyebildi. Bütün dünya sanki onun olmuştu. Kocasına, “Çocuklarımın talihi döndü. Allah yüzümüze baktı.” derken, gözyaşları birbiri ardı sıra yuvarlanıyordu.
(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 07.04.2012)