AYB - Edebiyat Akademisi

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

HİKAYE SEÇMELERİ

Görürsün Gününü

Bu çocukça, sinsi inatlaşmanın böyle sonuçlanacağı hiç aklıma gelmezdi. İlkokul beşinci sınıftaydım. Okulumuz köyün alt tarafında etrafı duvarla çevrili geniş bir alanın içinde kurulu eski bir binaydı. Lojman ve okula ait bir tarla da bu alan içindeydi. Çınar, dut ve kavak ağaçlarının olduğu kısımlar dışında öğrencilerin oynaması için ayr...

Görürsün Gününü

Bu çocukça, sinsi inatlaşmanın böyle sonuçlanacağı hiç aklıma gelmezdi. İlkokul beşinci sınıftaydım. Okulumuz köyün alt tarafında etrafı duvarla çevrili geniş bir alanın içinde kurulu eski bir binaydı. Lojman ve okula ait bir tarla da bu alan içindeydi. Çınar, dut ve kavak ağaçlarının olduğu kısımlar dışında öğrencilerin oynaması için ayrılan birkaç dönümlük çevrili yeri saymazsak geri kalan arazi muhtarın her yıl dostlarına ucuz fiyata icara verdiği ve köylülerin, hayvanlarını her hasat sonrası örkledikleri büyük bir tarlaydı. Tarlayla okul bahçesini ayıran sınırı, çöp atma alışkanlığı kazanalım diye öğretmenimizin, kenarlara kalın çıtalara çakarak diktiği kırmızı renkli çöp tenekeleri belirlerdi.

Öğretmenimiz tek dersliğin içinde beş sınıfı da okutmaya çalışan, çoğu zaman güler yüzlü olsa da kurallara uymayan öğrenciler karşısında sinirlenen mesleğinde yeni birisiydi. Onu hem severdik hem de ondan korkardık. Ders çalışmamızı engellediğini düşündüğü için misket oynamamızı sadece okulda değil köyün her yerinde yasaklamıştı. Bunun şaka olmadığını da bir pazartesi günü ilk derste bir takvim yaprağına not ettiği adları okuyarak tahtaya çıkardığı üç öğrenciyi iyice haşlayarak ispatlamıştı.

 

GÖRÜRSÜN GÜNÜNÜ

Mehmet Fatih MÜLAYİM

Bu çocukça, sinsi inatlaşmanın böyle sonuçlanacağı hiç aklıma gelmezdi. İlkokul beşinci sınıftaydım. Okulumuz köyün alt tarafında etrafı duvarla çevrili geniş bir alanın içinde kurulu eski bir binaydı. Lojman ve okula ait bir tarla da bu alan içindeydi. Çınar, dut ve kavak ağaçlarının olduğu kısımlar dışında öğrencilerin oynaması için ayrılan birkaç dönümlük çevrili yeri saymazsak geri kalan arazi muhtarın her yıl dostlarına ucuz fiyata icara verdiği ve köylülerin, hayvanlarını her hasat sonrası örkledikleri büyük bir tarlaydı. Tarlayla okul bahçesini ayıran sınırı, çöp atma alışkanlığı kazanalım diye öğretmenimizin, kenarlara kalın çıtalara çakarak diktiği kırmızı renkli çöp tenekeleri belirlerdi.

Öğretmenimiz tek dersliğin içinde beş sınıfı da okutmaya çalışan, çoğu zaman güler yüzlü olsa da kurallara uymayan öğrenciler karşısında sinirlenen mesleğinde yeni birisiydi. Onu hem severdik hem de ondan korkardık. Ders çalışmamızı engellediğini düşündüğü için misket oynamamızı sadece okulda değil köyün her yerinde yasaklamıştı. Bunun şaka olmadığını da bir pazartesi günü ilk derste bir takvim yaprağına not ettiği adları okuyarak tahtaya çıkardığı üç öğrenciyi iyice haşlayarak ispatlamıştı.

Ben çalışkan sayılan ama yaramazlıktan da zevk alan bir çocuktum. Suçüstü yakalandığım anda öğretmenin eli kulağımda bitiverirdi. Derslerde gürültü yapamazdık ama teneffüslerde koşturmaktan ve kudurmaktan hışımız çıkardı. Kovalamaca, çizgi, yakan top, çelik, birdirbir, elim sende, moça, dokuz çubuk gibi türlü oyunlarla çocukluk hayatımızın heyecanını doyasıya yaşardık.

Bir gün yine öğretmenimizin lojmana giderken verdiği uzun bir teneffüste oyunlara dalmıştık. İki gruba ayrılıp kovalamaca oynuyorduk. Bizim grup kaçmaya başlayınca benim peşime hep Gamze takılıyordu. Bana karşı uzun bacaklarının ve güçlü vücudunun avantajını iyi kullanıyor ve ben daha oyunun tadını çıkaramadan beni yakalıyordu. O, yaşıtlarına göre iri; bense biraz çelimsizdim. Daha bize sıra gelip de kaçmaya başlamadan gözünü bana kestirdiğini sinsi gülüşünden anlıyordum. Hiç kimsenin peşinde koşmayarak kısa sürede beni önlüğümden tutuyor sonra da o sarı dişlerini göstere göstere zevkle gülüyordu. Kerpeten gibi elleri sıra onlara gelinceye kadar önlüğümü bırakmıyordu. İntikam duygum onu yakalamaya yetmeyince uzaktan otuz iki dişini göstererek kahkahayı basıyordu.

Gamze fazla arkadaşı olmayan bir kızdı. Babası tarlalarda amelelik yaparak beş çocuklu ailesini geçindirmeye çalışan gariban bir adamdı. Annesinin ise pek pasaklı ve tembel olduğu söylenirdi. Bu iddia haksız da sayılmazdı. Saçları taralı, eli yüzü yıkanmış ve önlüğü düzgün kızların yanında Gamze, ablasından kalma kirli önlüğü, keçeleşmiş saçları ve her daim pis kokusuyla hemen kendini belli ederdi. Diğer çocuklara bit bulaştırmasın diye öğretmen kaç defa yıkanması için annesine yollamıştı. Tırnaklarında çamur, kulağında kir eksik olmazdı. Kafası da fazla çalışmazdı. Tembeldi. Okumayı ancak ikinci sınıfta sökebilmişti. Bir defasında birinci sınıftayken okula habersizce gelen müfettişler karşısında telaşlanan öğretmen müfettişler daha kapıdan girmeden Gamze’yi pencereden evine yollamıştı. Grup çalışmalarına diğer öğrenciler tarafından alınmak istenmemesinin nedeni derslerindeki yetersizliğinden çok etrafına yaydığı o sidiğe benzer kokuydu. Bakımı zayıf olsa da gücü kuvveti yerindeydi. Gamze’nin, neredeyse sadece bulgur pilavı yiyerek bu iri cüsseye sahip olması; oğlunu sütle, etle beslemeye çalışan annemi hep şaşırtmıştı zaten.

Gamze birkaç gün böyle oyunlarda benim rakibim olmaya ve beni saf dışı etmeye devam etti. Beni her yakaladığında o çirkin kahkahasını atarak ite kaka götürüyordu. Bir kıza yenilmek zoruma gitmeye başladı. Tepem attı. Sonunda dayanamayarak oyundaki bir kargaşa anında yapıştığım saçlarını bütün gücümle çekip yoldum. Canı çok acımış olacak ki ortalığı inleten bir çığlık attı. Hışımla beni yakalamaya davrandı, elinden zor kurtuldum. Ama öcünü beni öğretmene şikâyet ederek aldı. Güya dün cami önünde arkadaşlarla misket oynamışım. “Yok, ben oynamadım öğretmenim sadece oynayanları seyrediyordum!” demeye kalmadan bir şahidin itirafıyla cezayı yedik. Kırmızı kulaklarla yerime otururken Gamze elini böğrüne değdirip bana “Oh olsun!” yapıyordu.

Sonraki gün sinsi planımı devreye soktum. Teneffüste okul duvarının yanındaki arktan küçük bir kurbağa yakaladım ve onu içine su doldurduğum poşete koyup önlüğümün altında sakladım. Derse girerken kurbağayı Gamze’nin yakasından aşağı sırtına bıraktım ve kaçtım. Sonra da Gamze’nin, eline geçirdiği ilk öğrenciyi öfkeyle hırpalayışını uzaktan seyrettim. Asıl suçlunun ben olduğumu anladığında kızgınlığı geçmişti. Ya da ben öyle sanıyordum. Nereden bilebilirdim oturacağım sıraya raptiye koyacağını. Öğretmenin gölgesinde Gamze’ye zafer sırıtışları atarken yerime oturdum. Oturmamla ayağa fırlamam bir oldu. Kaba yerlerime iğneler batırıldı sandım. Etimi acıtan raptiye değil sanki karşımda sırıtarak bani ısıran o kirli kazma dişlerdi.

Öğretmen verdiği ödevlere çok önem verir ve muhakkak tek tek bütün defterleri kontrol ederdi. Bunu fırsata çevirmeye karar verdim. Ne yapıp edip Gamze’nin defterini ele geçirmeliydim. Bir arkadaşa, teneffüste Gamze’yi bir bahaneyle dışarı çağırmasını ve oyalamasını istedim. Dediğimi yaptı. Hemen koşup çantasından kenarı kırış kırış olmuş o pis defterini aldım. Yarım yamalak yaptığı ödevin bulunduğu yaprakları yırttım ve çöpe attım. Dışarı çıkıp neşeyle Gamze’nin alacağı cezayı düşünmeye ve kıkır kıkır gülmeye başladım. Ders bitince öğrenciler evlerine dağılırken ödev yapmayanlar ise okulun içini temizlemek için kaldılar.

Gamze’den kurtulmuştum. Benim yaptığımı bilmediği için artık bana ilişmeyecekti. Onunla aynı oyunların içine girmedim. Uzak durdum. O da bana yaklaşmadı zaten. Öğle arası erkekler kendi aramızda oynuyorduk. Peşime takılandan kurtulmak için tarlayı boydan boya kat etmiş ve okulun etrafında iki tur atmıştım. Soluk soluğa köşeyi dönüyordum ki önümde beliriveren bir ayağa takıldım ve bir metre öteye, çakıl taşlarının içine, uçtum. Neye uğradığımı şaşırdım. Avuçlarım ve dizim yüzüldü. Yerde acı içinde kıvranırken zevkten dört köşe olmuş Gamze’nin kahkahası kulağımı tırmaladı. Bu kahkaha değil adeta bir kişnemeydi. Öfkeden kudursam da üstüne atılmaya cesaret edemedim çünkü beni rahatlıkla döverdi. Arkadaşımı sıkıştırıp ağzından adımı alınca ödevini yırttığımı anlamıştı. Bana “Ödeştik!” deyip gitti.

O çelmeyi içime sindiremedim. Altta kalmak istemiyordum. Bir gün sonra bile öfkem hala geçmemişti. Ona çok iyi bir ders vermeliydim, yerde acıdan debelenen bir inek gibi böğürmesini istiyordum. Neye karar vereceğimi düşünürken tarlaya gidip cebimi pıtırak tohumlarıyla doldurdum. Başladım Gamze’nin o koyun tüyü gibi sert ve kabarık saçlarına atmaya. Saça iyice yapışan pıtıraklar çıkmazdı. Gamze’nin beni kovalamaya başlaması fazla sürmedi. Arkamdan bağıra çağıra geliyordu. Okulu birkaç defa turladıktan sonra tarlaya doğru kaçtım. İt gibi yorulmak nedir bilmiyordu. Örklenmiş birkaç ineğin süsmesinden sakınarak peşimdeki azmandan kurtulmaya çalıştım. Tarlayı boydan boya geçtik, nefesim kesilmeye başladı. Yakalanırsam beni çiğ çiğ yiyeceği belliydi. Geriye dönüp avucumdaki bütün cephanemi fırlattım. İşte o an hiç beklenmedik bir şey oldu. Bu sefer bu dikenli kuru tohumların hepsi az önce yanından geçtiğim atın karnına ve baldırına isabet etti. Huylanan hayvanın tepkisi gecikmedi. Canı yanmış olacak ki sinek olmadığını düşündüğü düşmanına karşı çifteyi savurdu. Gamze hırsla beni yakalamaya odaklandığı için hiçbir şeyi fark edemedi ve atın o sert tekmesi Gamze’nin kafasında patladı. Kızcağız yediği darbenin etkisiyle ayakları yerden kesildi ve iki metre öteye serildi. İlk önce bilinçsizce güldüm; belasını buldu, dedim içimden. Çok geçmeden yüzümdeki gülüş yerini endişeye bıraktı çünkü Gamze hiç kımıldamadı. Düştüğü yerde hareketsizce yatıyordu. Koşarak yanına geldim. Dudağından sızan kan boynuna doğru akıyordu. Birkaç dişi kırılmış, birkaçı da eğrilmişti. Kaşının üzerinde mor bir şişlik oluşmuştu. En korkuncu da gözlerinin sadece akının gözükmesiydi. Bu garip manzara karşısında içim ürperdi, ne yapacağımı şaşırdım. Okula telaşla koştum, öğretmenime haber verdim. Hemen gelip Gamze’yi kaldırdı ve arabasına yerleştirdi. Anne ve babasına haber etmemizi söyleyerek hastaneye gitti. Çok korkmuştum.

Gamze iki gün hastanede kaldıktan sonra evine getirildi. Bir süre evde yattı. Köylüler geçmiş olsuna gittiler. Annem de gitti, beni yanında götürmek istedi ama ben gitmedim. Utanıyordum. Kimse bilmese dahi atın çifte atmasına sebep olan bendim. Vicdanım pişmanlıkla sızlıyordu. Ona bakacak yüzüm yoktu.

Bir hafta sonra Gamze okula geldi. Onu tekrar gördüğüme çok sevindim, utanmasam arkadaşımın boynuna sarılacaktım. Kırık birkaç dişi dışında bildiğim Gamze’ydi bu. Beni görünce tebessüm etti; bana kızmadı, küsmedi. Elimde tuttuğum kurdeleyle süslenmiş paketi uzattım. Şaşırdı. İçinde kendisi için dikilmiş önlüğü ve çeşit çeşit renkli tokaları görünce çok sevindi. Güldü. Eliyle yanağıma dokunarak teşekkür etti. Biraz sert vurmuştu ama olsun!

Bütün yaşananları anneme üç gün önce anlattım. O da yaramaz oğlunun sebep olduğu bu duruma çok üzüldü. Pişmanlığımı görünce de kızmaktan vazgeçip beni teselli etmeye çalıştı ve sonra ilave etti:

“Bu kızı sevindirip onun gönlünü alalım oğlum!”

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 25.01.2012)

 

Noel Babanın Hediyesi

Şenol yeni yılın ilk sabahına başında şiddetli bir ağrı ile uyanmıştı. İçkiyi yine fazla kaçırmıştı. Gözlerini araladığında pencerenin önünde soğuktan birbirlerine yaklaşmış güvercinleri gördü. Lapa lapa yağan kar neredeyse güvercinleri beyaza boyamıştı. Güvercinlerin birbirlerine yakın durmalarına imrendi. Soğukta bile mutluydular. Yanın...

Noel Babanın Hediyesi

Şenol yeni yılın ilk sabahına başında şiddetli bir ağrı ile uyanmıştı. İçkiyi yine fazla kaçırmıştı. Gözlerini araladığında pencerenin önünde soğuktan birbirlerine yaklaşmış güvercinleri gördü. Lapa lapa yağan kar neredeyse güvercinleri beyaza boyamıştı. Güvercinlerin birbirlerine yakın durmalarına imrendi. Soğukta bile mutluydular. Yanına döndü. Karısı yanında yoktu. Evde bir sessizlik hâkimdi. Başına biri arada sırada çekiçle vuruyor gibiydi. Yakasını bırakmayan pişmanlığı onu rahatsız ediyordu. "Bir daha o zıkkımı ağzıma koymam." diye hem karısına, hem kendine sözler verse de bir türlü yapamıyordu. Ramazan ayında içkiyi bir daha ağzına koymamak üzere bırakıyor ama bayram geçer geçmez tekrar başlıyordu. Dün gece de bu zaafına yenik düşmüştü. Arkadaşları onu içki masasından zor kaldırmışlardı.

 

NOEL BABANIN HEDİYESİ

Melik Çağrı KÜÇÜKYILDIZ

Şenol yeni yılın ilk sabahına başında şiddetli bir ağrı ile uyanmıştı. İçkiyi yine fazla kaçırmıştı. Gözlerini araladığında pencerenin önünde soğuktan birbirlerine yaklaşmış güvercinleri gördü. Lapa lapa yağan kar neredeyse güvercinleri beyaza boyamıştı. Güvercinlerin birbirlerine yakın durmalarına imrendi. Soğukta bile mutluydular. Yanına döndü. Karısı yanında yoktu. Evde bir sessizlik hâkimdi. Başına biri arada sırada çekiçle vuruyor gibiydi. Yakasını bırakmayan pişmanlığı onu rahatsız ediyordu. "Bir daha o zıkkımı ağzıma koymam." diye hem karısına, hem kendine sözler verse de bir türlü yapamıyordu. Ramazan ayında içkiyi bir daha ağzına koymamak üzere bırakıyor ama bayram geçer geçmez tekrar başlıyordu. Dün gece de bu zaafına yenik düşmüştü. Arkadaşları onu içki masasından zor kaldırmışlardı.

Karnının acıktığını fark etti. Saate baktı. Neredeyse ikindi vakti girmişti. Önce başındaki ağrının bir çaresine bakmalıydı. Yerinden güçlükle doğruldu. Mutfağa doğru yürürken karısı Şükran ve oğlu Poyraz'ın evde olmadıklarına şaşırdı. Bu kar kıyamette nereye gitmiş olabilirler diye düşünürken, mutfak masasına bırakılmış bir tencere dolusu yaprak sarmasını gördü. Kıtlıktan çıkmış gibi hemen eline bir çatal alıp tencereye saldırdı. Sarma en çok sevdiği yemekti. Tenceredekileri hızlıca ağzına atarken baş ağrısının yavaş yavaş azaldığını hissetti. Lokmaları afiyetle çiğnerken aklına bir soru takıldı: "Şükran nasıl oldu da bana sarma yaptı?" En son Şükran'ın ne zaman bu yemeği pişirdiğini hatırlayamıyordu bile. Belki de evlendikleri yıldı. Zamanla Şenol'un kabahatleri arttıkça evde bu yemek pişmez olmuştu. Şenol, karısının yeni yıl hediyesi olarak en çok sevdiği yemeği yaptığını gördüğünde çocuklar gibi neşelendi. Karısının böyle bir sürpriz yapması daha önce görülmüş şey değildi. Demek ki Şükran kocasının kıymetini anlamaya başlamış, sonunda ona haksızlık ettiğini fark etmiş olmalıydı.

Şenol, yeni yılın ilk sabahında bu küçük sürprizle keyiflenmişti. Bütün bir yıl da öyle geçecek diye hayal etti. Güzel, kalıcı bir iş bulmalıydı. Bu sayede eve daha çok para getirir; karısını, oğlunu akşam yemeklerinde güzel lokantalara çıkarabilirdi. Belki karısına ikinci çocuk meselesini de açabilirdi o zaman.

Tencerenin neredeyse yarısını bitiren Şenol’un karnı iyice doymuştu. Bir süre televizyon izlemeye karar verdi. Bir dedikodu programına rast geldi. Yeni yıla hangi ünlü, nerede ve nasıl girmişti... On, dokuz, sekiz diye bir bir geriye doğru sayan insanlar, kafalarında sivri külahlarla palyaçolara benzeyen yüzler, beynini başkasına emanet etmişçesine çılgınca dans edenler... Hepsi ne kadar boş, dedi içinden. Noel baba kıyafeti giymiş insanları görünce hayıflandı. Çünkü önceki gün kendisi de bir Noel baba kıyafeti giyiyordu. Demek öyle aptal görünüyordu. İşin kötüsü neredeyse karısına yakalanacaktı bu kılıkta. Karısı onu tanısaydı böyle keyifli geçebilir miydi bugünü? Bir daha ne olursa olsun bu saçma kılığa girmeyecekti. Elindeki bütün piyango biletlerini satacağını bilse bile... Ekranda Antalya'da denize atlayarak yeni yıla girenlere bakarken derin düşüncelere daldı.

Şenol’un da bir zamanlar kuru yük gemilerinde gemici olarak çalışırken yeni yıla denizde girdiği olmuştu. "Nerden nereye..." diye geçirdi içinden. Gemide yeni yıllar daha heyecanlı geçerdi. Hele bir de hava güzelse. Kıç tarafta mangal yakılır, aşçıbaşının hazırladığı sosa yatırılmış biftekler, butlar, kanatlar bir baştan diğer başa masaya konurdu. Mürettebat eline bir tabak alır, kendi etini kendisi pişirirdi. Burunlarından çıkana kadar yer, içerdi. Şenol da diğer gemiciler gibi mangalın başında bekleşirken limanlarda onu bekleyen sevgililerini hayal ederdi. Yediği etlerin kemiklerini denize atmayı da ihmal etmezdi. "Karada kedilerin kısmeti varsa, denizde de balıkların kısmeti var." derdi. Gemilerde yılbaşılar özeldi... Saat gece yarısını gösterdiğinde reisin işaretiyle zuladan son kullanma tarihleri geçmiş işaret fişeklerini getirir, ateşlerlerdi. Aslında bunları gemide barındırmak yasaktı ama kaptan buna göz yumardı. Herkes bu havai fişek gösterisinden büyük keyif alırdı. Sonra mürettebat birbiriyle kucaklaşır, asıl eğlence o zaman başlardı.

Deniz hayatının büyüsüne kapılan Şenol, kazandığı paraları içkiye ve limanlarda eğlenceye yatırmaya başlayınca işler ters gitmeye başlamıştı. Eve gönderdiği para her geçen ay azalmış, Şükran artık dayanamayıp Şenol’un çalıştığı şirkete giderek onu şikâyet etmişti. Kaptan, Şenol'u kamarasına çağırıp meseleyi açtığında güzel deniz günlerinin geride kalacağını hissetmişti zaten. Kendine engel olamıyordu bir türlü. Elinde avucunda ne varsa limanlarda geçirdiği güzel birkaç saat için harcıyor, maaş günü geldiğinde bankadan hüsranla dönen Şükran’ın boynu bükük kalıyordu. Bu iş böyle gitmezdi. Bir gün Şükran telefonda: "Başkasına muhtaç etme bizi be adam! Rezil ettiğin yetmiyormuş gibi bir de elin kadınlarına göz diktiğini söylüyorlar!" dediğinde Şenol kararını vermişti: Artık deniz hayatına son vermeli, karada güzel bir iş bulup ailesini mahcup etmemeliydi. Telefonu kapatırken karısına: "Söz veriyorum, seni çok mutlu edeceğim." diyebilmişti.

Eve döner dönmez hemen iş aramaya başladı. Karada iş bulmak tahmin ettiğinden de zordu. İş için görüşmeye gittiğinde ona daha önce neler yaptığı, hangi işlerden anladığı soruluyordu. Ancak onun güzel halat bağlayabilmesi, güvertenin temizliğinden, boyasından, raspasından anlaması kimseyi ilgilendirmiyordu. Günler, haftalar geçerken o hâlâ adam akıllı gelir getirecek bir iş bulamamıştı. Sudan çıkmış bir balığa dönmüştü adeta. Karada işler daha zordu. İnsanlar daha sabırsız ve acımasızdı. Baktı ki böyle olmayacaktı, sonunda pazarda meyve sebze satmaya karar verdi. Gemiden kalan üç beş kuruşu sermaye yaptı. Haftanın üç günü bir pazarda, iki günü başka bir pazardaydı. Kendine bu işi yediremese de eli mahkûmdu. Dünyayı gezmiş, görmüş, zengin sofralar donattırmış Şenol, şimdi o sofralara meze olan rokayı maydanozu satıyordu.

Pazarcılıktan kazandığıyla biraz belini doğrultabilmişti. Evde işler yoluna girmiş, Şükran'ın yüzüne bakarken daha az utanır olmuştu. Evdeki bu mütevazı huzur çok sürmeyecekti. Arkadaşlarının Şenol'u meyhaneye gitmeye ikna ettikleri bir gece eve sarhoş döndüğünde, Şükran bunun bir seferle kalmayacağını gayet iyi biliyordu. Yine de düzelir diye umuyordu. Bazı geceler Şenol'u sabahın ilk ışıklarına kadar bekliyor, kocasına bir fincan şekersiz kahve içirmeden yatmıyordu. Şenol'un eve bıraktığı para haftadan haftaya azalmaya başlayınca Şükran çabalarının boşa olduğunu anladı. Artık sadece Poyraz’ın mutluluğu için yaşayacaktı.

Şenol para yetiremez olunca başka işlere de el atmak zorunda kalmıştı. Eskiden olsa gururuna yediremediği için burun kıvıracağı, yüz çevireceği ne kadar iş varsa şimdi yapmak zorunda kalmıştı. Midye dolma satmaktan tutun da Ramazan davulculuğuna kadar... Sabahları evden çıkarken yalnızca “Ben işe gidiyorum.” derdi. Boya badanaya ya da hamallık yapmaya gidiyorum mu deseydi bir de? Şükran kocasının gururunu bilir, işleriyle ilgili soru sormazdı. İşte Şenol böyle kazandığı üç beş kuruşla günü kurtarmaya çalışıyordu. Şükran kocasının bu çabalarını görüyordu görmesine ama içki karşısındaki zayıflığı, denizde çalıştığı dönemlerde yaptığı hataları, çocuğunun rızkını hiç etmesi onu çileden çıkarıyordu. Kocasının çabaları bir türlü kabahatlerini görmezden gelmeye yetmiyordu.

Şenol televizyon izlemeye devam ederken dedikodu programlarından sıkılmış, haberleri dinlemeye başlamıştı. Büyük ikramiye yine dörde bölünmüştü. Talihliler ortaya çıkmak istemiyordu. Onun yerine talihlileri tanıyanlarla görüşüyorlardı haberciler. Kim bilir kaç kişi bugün benim sayemde mutlu; kaç kişi mutsuz, diye düşündü. Piyango işini ilk kez dün denemişti. Bir bilet bayisinin yılbaşı yoğunluğu nedeniyle yardımcı çalıştıracağını öğrenince hemen gidip konuşmuştu. Bayi sahibine ısrarla “Ben o kılıkta bilet satmasam?” dese de bayi bir türlü geri adım atmamıştı.

Mahallenin ağır adamı Şenol, aksakallı, pos bıyıklı, kocaman göbekli, soytarı şapkalı bir Noel baba olmak zorunda kalmıştı. Üstüne yağan kar da cabası... O dondurucu soğukta bilet satarken bir yandan vicdan muhasebesi yapıyordu.

Mahallelinin çok sevdiği, saygı duyduğu imam, arada bir Şenol’un uğradığı kahveye ikindiyle akşam vakti arasında gelir, çay eşliğinde sohbet havasında vaazlar verirdi. İşte bu vaazların birinde şans oyunlarının caiz olmadığından bahsetmişti. Diğerinde ise yılbaşı kutlamanın bir Müslüman’a yakışmadığından dem vurup o geceyi namazla tefekkürle geçirmek gerektiğini söylemişti. Bir yılın nasıl geçtiğinin muhasebesi yapılmalı, diye de eklemişti. Ama bir başka seferinde günah işleyen birinin tövbe edip bir daha bunları yapmazsa affedilebileceğini de söylememiş miydi hoca? Hem Ramazan’da davul çalıp ahaliyi sahura kaldırarak hayırlı bir iş yapan da kendisi değil miydi?

O uzun bilet kuyruğu bir türlü bitmek bilmemişti. Bu işten iyi para kazanmıştı üstelik. Şükran’ı da o kuyrukta göreceğini kim bilebilirdi? Karısının piyango bileti aldığına da ilk kez şahit olmuştu. O an kendinden utanmış, karısını ve oğlunu piyango biletinden medet umacak kadar muhtaç durumda bıraktığına üzülmüştü. Sıra ilerlerken içinden Şükran bilet almaktan vazgeçsin diye dua etse de karısı ısrarla sıranın kendisine gelmesini beklemişti. Karısı “Bir çeyrek versene…” dediğinde elindeki parayı hızlıca kapıp bilet destesini uzatmış, başını yana çevirmişti. Az kalsın yakalanacaktı karısına.

Şenol kâbusa dönen günü düşünürken kapı zilinin çalmasıyla irkildi. Şükran ve Poyraz gelmiş olmalıydılar. Çocuksu bir heyecanla kapıya yöneldi. Gelen Poyraz’ın mahalle arkadaşıydı. Poyraz’ı dışarıya çağırıyordu. Şenol hayal kırıklığına uğramıştı. “Poyraz evde yok.” diyebildi. Vakit bir hayli geçmişti. En iyisi evde pineklemek yerine kahveye gitmekti. Üzerini değişmek üzere yatak odasına gitti. Dolabı açtığında gördüklerine inanamadı. Şükran’ın kıyafetlerinin olduğu taraf neredeyse boştu. Montu, yeleği, kazakları… Çok eskimişlerin dışında hiçbiri yoktu. Şenol alt çekmeceyi çekti. Orası da boştu. Üstelik bavul da yoktu ortalıkta. Aklından bin türlü soru geçiyordu: “Annesine mi gitti? Neden haber vermedi? Başka bir adamla mı kaçtı? Poyraz nerede?” Hemen Poyraz’ın yattığı oturma odasına koştu. Yatağı yapılmış, oyuncakları sepete doldurulmuştu. Dolabını açtı. Onun da küçülenleri dışında hiçbir kıyafetini göremeyince çılgına döndü. Odanın perdelerini yırttı. Yılın güzel başlayan ilk günü bir kâbusa mı dönüyordu? Yoksa gerçekten bir kâbus mu görüyordu...

Bu bir şaka mıydı? Peki, masada duran sarmaya ne demeliydi? Mutfağa geçti. Sarma tenceresini aldığı gibi yere çarptı. Pirinç taneleri etrafa saçılmış, en sevdiği yemeğin kalanı halıya nasip olmuştu. “Sen hele bir eve gel de ben sana yapacağımı bilirim. Nankör kadın!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Derken çöp kutusunda duran mavi desenli saman kâğıda ilişti gözü. Üzerinde sıra sıra rakamlar yazan kâğıda. Hızlıca göz gezdirdi. Kalemle kâğıdı delercesine defalarca yuvarlak içine alınan yeri fark etti. “Son Yedi Rakamına Göre” yazan hanenin altındaydı. Şenol kendini yere bıraktı. O an ölmeyi çok istedi. Karısına verdiği sözü hatırladı. O sözü yerine getirmişti artık. Yaşamasının ne anlamı vardı ki? Dün tesadüfen de olsa kendi elleriyle onu çok mutlu etmişken...

Tüm bunlar olurken Şükran ve oğlu bindikleri otobüste karlı yolları aşıyorlardı. Beş yıldır yaşadıkları evden bir hayli uzaktaydılar. Şükran oğluna alacağı bisikleti, futbol topunu ve krampon ayakkabıları anlatıyordu. Bir milyoner değildi ama çok yakında hayatı boyunca kimseye muhtaç olmadan yaşayacak kadar parası olacaktı. Eve tekrar döner miydi? Bunu düşünmek için henüz erkendi.

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 25.01.2012)

 

 

Kırk Dokuz Saat

Ağırlaşmış göz kapaklarını yavaşça açtı. İçine kum girmiş gibi yanan gözleriyle görebildiği tek şey zifiri bir karanlıktı. İlkin rüyada olduğunu sandı ama kaldırmaya çalıştığı başını sert bir yere çarpınca uyanık olduğunu anladı. İçini acıtan bir öksürükle kasıldı. Derinden ve hırıltılı gelen bu öksürüğün sebebini anlaması fazla sürmedi ç...

Kırk Dokuz Saat

Ağırlaşmış göz kapaklarını yavaşça açtı. İçine kum girmiş gibi yanan gözleriyle görebildiği tek şey zifiri bir karanlıktı. İlkin rüyada olduğunu sandı ama kaldırmaya çalıştığı başını sert bir yere çarpınca uyanık olduğunu anladı. İçini acıtan bir öksürükle kasıldı. Derinden ve hırıltılı gelen bu öksürüğün sebebini anlaması fazla sürmedi çünkü her nefes alışında keskin bir toz kokusu burnunu ve genzini yakıyordu. Hızlı alıp verdiği nefesini topladı ve gözlerini sertçe ovdu. Sakinleşmek için bir süre bekledi. Derin birkaç nefesle ciğerlerini açmaya çalıştı. Ense köküne saplanan ağrıdan çok bacağındaki zonklama canını acıtıyordu. Vücudunda hangi yaraların meydana gelmiş olabileceğini düşündü. Elleriyle etrafını yokladı. Hareket ettikçe omzuna değen şey yataktı. Başının biraz üzerindeki ise az önce kafasını vurduğu tavandı. Halının üstündeki moloz parçalarına ve cam kırıklarına aldırmadan ileri doğru uzattığı eliyle ağrıyan bacağını tuttu ama kımıldatamadı. Yatak dolabı ayağının üzerine düşmüştü. Panikledi. Uyuşmuş ve hissizleşmiş ayağını alelacele kurtarma çabası bütün bedenini saran korkunç bir ağrının başlamasıyla bitiverdi. Kendini yere bıraktı. Öfkeyle tavanı yumrukladı. Parmakları sızladı. Kalbi hızla çarpıyor, düzensiz nefesleri ciğerini acıtıyordu. Sakinleşmek için bekledi. Öksürdü, ciğeri sökülürcesine her öksürüşünde kasılan vücudu yaralarını depreştirdi. Acıyla inledi. Şimdi bir yudum su olsaydı şu boğazını temizler, belki o zaman rahatlardı. Umutla etrafta gezdirdiği eline su namına kırık sürahinin parçalarından ve halıdaki ıslaklıktan başka bir şey değmedi.

 

KIRK DOKUZ SAAT

Mehmet Fatih MÜLAYİM

Ağırlaşmış göz kapaklarını yavaşça açtı. İçine kum girmiş gibi yanan gözleriyle görebildiği tek şey zifiri bir karanlıktı. İlkin rüyada olduğunu sandı ama kaldırmaya çalıştığı başını sert bir yere çarpınca uyanık olduğunu anladı. İçini acıtan bir öksürükle kasıldı. Derinden ve hırıltılı gelen bu öksürüğün sebebini anlaması fazla sürmedi çünkü her nefes alışında keskin bir toz kokusu burnunu ve genzini yakıyordu. Hızlı alıp verdiği nefesini topladı ve gözlerini sertçe ovdu. Sakinleşmek için bir süre bekledi. Derin birkaç nefesle ciğerlerini açmaya çalıştı. Ense köküne saplanan ağrıdan çok bacağındaki zonklama canını acıtıyordu. Vücudunda hangi yaraların meydana gelmiş olabileceğini düşündü. Elleriyle etrafını yokladı. Hareket ettikçe omzuna değen şey yataktı. Başının biraz üzerindeki ise az önce kafasını vurduğu tavandı. Halının üstündeki moloz parçalarına ve cam kırıklarına aldırmadan ileri doğru uzattığı eliyle ağrıyan bacağını tuttu ama kımıldatamadı. Yatak dolabı ayağının üzerine düşmüştü. Panikledi. Uyuşmuş ve hissizleşmiş ayağını alelacele kurtarma çabası bütün bedenini saran korkunç bir ağrının başlamasıyla bitiverdi. Kendini yere bıraktı. Öfkeyle tavanı yumrukladı. Parmakları sızladı. Kalbi hızla çarpıyor, düzensiz nefesleri ciğerini acıtıyordu. Sakinleşmek için bekledi. Öksürdü, ciğeri sökülürcesine her öksürüşünde kasılan vücudu yaralarını depreştirdi. Acıyla inledi. Şimdi bir yudum su olsaydı şu boğazını temizler, belki o zaman rahatlardı. Umutla etrafta gezdirdiği eline su namına kırık sürahinin parçalarından ve halıdaki ıslaklıktan başka bir şey değmedi.

Ensesine vuran soğuğu kesmek için sırtının betona gelen kısmını halıya doğru kaydırmaya çalıştı. Yatağın üzerindeki yorganı bütün gücüyle çekiştirdiyse de başaramadı. Betona sıkışmış olmalıydı. Bu arada gözleri karanlığa alışmaya başladı. Loş bir ışık odadaki eşyaların şekillerini siyah boşluğa belirli belirsiz çiziyordu. Her santimetre karesini ezbere bildiği bu odada şimdi tanıdık bir çizgiye rastlayamıyordu. Hayatının en mutlu günlerini yaşadığı yere değil de sanki ürkütücü bir boşluğa bakar gibiydi. Dolap, ayağının üzerine abanmış karanlık bir dev gibi görüyordu. Çarpılmış kapı boşluğu her şeyi yutmaya hazır çirkin bir ağız gibiydi. Tavan ruhunu sıkıştıran ışıksız gökyüzüydü. Halının üstünde hareket eden irili ufaklı böcekler ise teninde gezinmek için üzerine doğru gelmeye başlamışlardı. Kâbus dolu bir rüyadan uyanmak istercesine gözlerini yumdu. Kalp atışları hızlanmış ve ciğerini yakan tozlu nefesler öksürüğünü tekrar tetiklemişti. Yumruğunu bu sefer göğsüne vurdu. Öksürük devam ettikçe yumrukları da hızlandı.

Bir süre hareketsiz bekledi. Zihnini toplamaya ve sakinleşmeye çalıştı. Korkunç bir felaketle karşı karşıyaydı ama ne yapacağını bilmiyordu. Değil yerinden kımıldamak, ne olduğunu anlamak için arkaya bile bakamıyordu. Daracık yerde kısılıp kalmıştı. Bu duruma nasıl düştüğünü hatırlamaya çalıştı.

Gece yarısı büyük bir sarsıntıyla uyanmış ve kendini can havliyle yatağın kenarına atmıştı. Daha uyku sersemliğinden kurtulup kaçmayı düşünemeden odadaki her şey büyük bir gürültüyle yıkılmıştı. Üzerine gelen yığınlardan korunmak için başını kollarının arasına aldıysa da inen darbelerle kendinden geçmişti.

Ayağını kurtarmak için dolabı kaldırmalıydı. En ufak kımıldanış dayanılmaz bir ağrıya sebep olduğuna göre birkaç yerde muhakkak kırık vardı. Üstelik bu durum uzun sürerse ayağını tamamen kaybedebilirdi. Çünkü onu hissetmiyor ve parmaklarını oynatamıyordu. Etrafta kaldıraç olarak kullanacağı bir şey aradı. Kırık bir sandalye parçasını el yordamıyla bulmayı başardı. Tavan tam olarak doğrulmasını engellediği için yana doğru yattı ve ayağının dibindeki boşluğa, dolabın altına, tahtayı yerleştirdi. İki elini ve bütün gücünü kullanarak dolabı birazcık kaldırıp ayağını kurtarmaya çalıştı. Bunu yaparken bacağından yayılan dayanılmaz ağrı bütün sinirlerini dolaştı. İnleyerek arka üstü düştü. Sanki birisi çekiçle bacağındaki kemikleri tek tek eziyordu. Pes etmek yoktu. İnatla tekrar doğrulmaya çalıştı ama kahrolası şu öksürük düşünmesini bile engelliyordu. İki eliyle yeniden kavradığı tahtaya yine bütün gücüyle yüklendi. Sanki dolap kımıldar gibi olmuştu ki tahta orta yerinden kırıldı. Dolap, ayağını bir kez daha ezdi. Keskin çığlığı karanlık odayı inletti. Acıdan ve sinirden ağlamaya başladı. Öfkeyle karanlığa yumruklar sallıyor, her şeyi kırmak ve parçalamak istiyordu. “Kimse yok mu? İmdat!” diye boğazını yırtarcasına bağırdı.

Uzun süre hiçbir şey yapmadı. Ağrısının biraz da olsa dinmesini bekledi. Yorgunluk bedenine çökmüştü. Uyuyabilirse dinlenir, dayanma gücünü artırırdı. Kendisi gibi acaba kaç kişi daha bu durumdaydı? Böyle kaç kişi enkaz altında hayatla ölüm arasında gidip geliyordu? Bu beton yığınları kaç kişinin mezarı olmuştu? Dışarıdan ses gelmiyordu ama emindi, sokaklar oradan oraya koşturan, ağlaşan insanlarla doluydu. Sonra iş makineleri ve birbirine emirler yağdıran kurtarma ekipleri vardı. Kurtarma köpeklerinin burnu çok hassastır, beş kat aşağı da olsa o moloz yığınının arasından insanın kokusunu alabilirdi. Muhakkak kendisini de bulacaklar ve kurtaracaklardı. Umudunu kaybetmemeli, sabırla beklemeliydi.

Yavaş yavaş bastıran uyku bedenini gevşetti.

Öksürükle uyandı. Dinlenmiş gözlerini açtı. Kısmen aydınlatan bir ışık odayı doldurmuştu. Sabah olmuştu. Tutulan boynunu ovdu ve kütürdetti. Dizleri ve beli hep aynı şekilde durmaktan dolayı sızlıyordu ama uyku iyi gelmişti. Belki de bugün akşam olmadan kurtulacaktı. Bu yüzden boş durmamalı, bir şeyler yapmalıydı. Yerini belli etmek için bağırmaya başladı.

Oda tam bir enkaz yığınıydı. Koca dolap ayağını kapmış, tavan tabut kapağı gibi aşağı inmişti. Kırılan aynalar yerde değerli taşlar gibi parlıyordu. Karısının ve oğlunun çekmecelerden saçılan giysilerini gördü. İçine garip bir hüzün çöktü. Dün akşamki kavga ilk defa işe yaramıştı. Yemekte borç olarak verilip de alınamayan bir para yüzünden karısının imalı sözlerine dayanamayarak kırıcı sözler sarf etmiş ve ardından kavga büyümüştü. Odanın ortasına savrulan salata tabağı son noktayı koymuştu. Karısı oğlanı da alarak annesinin evine gitmişti. İyi ki de gitmişti. Yıkılan bu köhne binanın altında karısının ve oğlunun olmadığına sevindi.

Dışarıdan ses gelmiyordu. Şimdiye kadar tepesinde makinelerin çalışıyor olması hatta betonların kırılıp aşağı doğru bir tünelin açılması gerekirdi. Neden buraya bakmıyorlardı? Burada yaşayan birinin olmadığını mı düşünüyorlardı? Daha çok bağırıp yerini belli etmeliydi. Burada unutulmak istemiyordu. Tekrar bağırmaya başladı sonra kırık tahtayla bir yerlere vurdu sıkılınca da en sevdiği türküleri söyledi. Gün boyu gürültü yaptı.

Çok geçmeden oda tekrar kararmaya başladı. Bağırmaktan sesi kısılmıştı. Akşam olmuş, zifiri karanlık odaya ve ruhuna tekrar çökmüştü. Ağrıları depreşmeye, zihninin yarattığı garip yaratıklar eşyanın üzerinde yeniden oynaşmaya başlamıştı. Kalbi bazen sebepsiz yere hızla çarpıyor, öksürmediği halde nefesi daralıyordu. Susamıştı. Toz ve tükürük yutmaktan midesi bulanır olmuştu. Oysa bir lokma ekmek ve biraz su bütün acılarını unutturabilirdi.

Saat epey ilerlemiş olmalıydı. Üşümeye başladı. Yorganı çaresizce tekrar çekiştirdi. Yırtılan kılıf elinde kalınca sevindi. Bir ucunu altına serdi, diğer ucunu ise üstüne örttü. Bazen başı dönüyor, bayılacak gibi oluyordu. Her tarafı tutulmuştu. Şöyle bir ters dönmek veya bacağını hareket ettirmek için neler vermezdi. Ense kökündeki ağrı başını mengene gibi sıkmaya başladı. Dolaba nefretle baktı, sağlam ayağıyla birkaç tekme savurdu. Öfkeyle bağırdı çağırdı, çaresizliğine isyan etti. Ağlamaya başladı.

Zihnini bütün olumsuz düşüncelerden arındırıp uyumaya çalıştı. Biraz uyusa da bazen depreşen bir ağrıyla bazen de boğulduğunu hissettiği bir kâbusla uyanıyordu. Kalbi olur olmaz zamanda hızla çarpıyor, bitmeyen öksürük nöbetlerinde nefes alamaz oluyordu. Bu anlarda içinde yaşattığı ışık sönerken hayata tutunduğu elleri biraz daha kayıyordu. Herkesin unuttuğu bu karanlık odada öleceğini düşündü. Tarifi imkânsız garip bir duyguydu bu. Ölmek böyle bir şey miydi acaba? Vücut gücünü tamamen yitirince kaybolan bilinçle her şey bitiyor muydu? Uykuya dalar gibi mi olacaktı yoksa bambaşka bir acının pençesinde kıvranarak mı? Cansız bedenini bulduklarında kim bilir ne düşünecekti insanlar? Neler yaşandığını bilmeden önce acıyan gözlerle bakacaklar sonra da işlerine devam edeceklerdi. Haberi alan karısı, oğlu, annesi, babası, kardeşleri hep üzülecek ve ağlayacaklardı. Onları son bir kez görmeyi ve onlara sarılmayı o kadar çok isterdi ki! Keşke oğlunun son kez “Baba!” deyişini duyabilse, karısının ışıldayan gözlerine son kez bakabilseydi.

Çok geçmeden gözleri kapandı.

Dışarıdan gelen seslerle irkildi. İnsanların sesleri makine homurtularına karışıyordu. Gün çoktan başlamıştı. Uyumuş muydu yoksa kendinden mi geçmişti bilmiyordu. Bitkindi. İlk günkü açlığı geçmiş midesine bir donukluk çökmüştü. Üstelik ayağı iyice morarmıştı. Bağıracak takati yoktu. Tahtayla tekrar ses çıkarmaya başladı. Daha sert vurmalıydı fakat gücü tükeniyordu. Kalbi hızla çarpmaya başlayınca boğulacak gibi oldu. Bilinci gidip geliyordu.

Omuzlarda taşınan bir tabut ve ardında ağlaşanlar… Bir masanın etrafında toplanmış insanlar, en güzel yemekleri iştahla yiyorlar ve cam bardaklardaki suları zevkle içiyorlardı. Oğlu, annesinin boynuna sarılmış “Baba!” diye bağırıyordu. Ne zaman gerçeği ne zaman rüyayı yaşadığını ayırt edemez olmuştu.

Dışarıdaki seslerin kesildiğini fark etti. Bırakıp gitmişler miydi? Demek ki ne köpekler ne de aletler yerini tespit edebilmişti. Burada ölüme terk edilmişti. Meğer ölüm insana ne kadar yakınmış. Fakat ölmek istemiyordu, henüz çok gençti. Bulanan zihninde düşünceler, hayaller, anılar birbirine karışıyordu. Nefes alırken ciğerlerindeki ağrı ve hızla çarparak sıkışan kalbi bilincini yavaş yavaş siliyordu.

Büyük bir gürültüyle ayıldı. Bu, başının hemen üzerinde betona vuran bir şeyin sesiydi. İçine sevinç dolsa da gözleri tekrar kapandı.

Sonra bir keskin ışık… Güçlükle açabildiği gözlerini kamaştıran bir keskin ışık… Hareket ettiğini fark etti. İnsanların seslerini duydu. Yanılmıyorsa bir sedyenin üzerindeydi. Başını yanından gelen tanıdık sese çevirince karısının gülen yüzünü gördü.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 25.01.2012)

 

Yakasız Gömlek Giyinmek

Çok şanslıydım, o ne yaptığını bilen, iyi bir Gassal’di. Benim gibi kimsesiz, yaşlı bir ölü için bulunmaz bir son arkadaştı. Teneşirdeki cansız bedenimle tanıştığım bu insan, bana olan son görevini yapan vefakâr bir dost gibi davranıyordu. Beni ilk gördüğünde, el ve ayaklarıma dikkatli dikkatli baktı. Yardımcısına dönüp;

“Ölen iyilerdense,...

Yakasız Gömlek Giyinmek

Çok şanslıydım, o ne yaptığını bilen, iyi bir Gassal’di. Benim gibi kimsesiz, yaşlı bir ölü için bulunmaz bir son arkadaştı. Teneşirdeki cansız bedenimle tanıştığım bu insan, bana olan son görevini yapan vefakâr bir dost gibi davranıyordu. Beni ilk gördüğünde, el ve ayaklarıma dikkatli dikkatli baktı. Yardımcısına dönüp;

“Ölen iyilerdense, elleri ayakları yeşillenir. Bak, aynen böyle olur.” dedi.

Oysaki yardımcı o an bambaşka, içsel bir dünyadaydı. Yaptığı işi kerhen yapıyor, otomatiğe bağlı bir robot gibi hareket ederek, kendini ortamdan soyutlamayı çok iyi beceriyordu. Kendinden yaşça çok büyük ustasının yüzüne şöyle bir baktıktan sonra, bıçakla üzerimdeki giysileri keserek çıkardı. Çıplak kalan bedenime kefenimden beyaz bir parça örttüler.

 

YAKASIZ GÖMLEK GİYİNMEK

Hatice ÜZGÜL   

Çok şanslıydım, o ne yaptığını bilen, iyi bir Gassal’di. Benim gibi kimsesiz, yaşlı bir ölü için bulunmaz bir son arkadaştı. Teneşirdeki cansız bedenimle tanıştığım bu insan, bana olan son görevini yapan vefakâr bir dost gibi davranıyordu. Beni ilk gördüğünde, el ve ayaklarıma dikkatli dikkatli baktı. Yardımcısına dönüp;

“Ölen iyilerdense, elleri ayakları yeşillenir. Bak, aynen böyle olur.” dedi.

Oysaki yardımcı o an bambaşka, içsel bir dünyadaydı. Yaptığı işi kerhen yapıyor, otomatiğe bağlı bir robot gibi hareket ederek, kendini ortamdan soyutlamayı çok iyi beceriyordu. Kendinden yaşça çok büyük ustasının yüzüne şöyle bir baktıktan sonra, bıçakla üzerimdeki giysileri keserek çıkardı. Çıplak kalan bedenime kefenimden beyaz bir parça örttüler. Âdetten midir, yoksa içinden mi geldi bilemedim; Gassal, bir dua mırıldanmaya başladı. Sonra durdu, derin nefes aldı ve aslında kendi kendine konuştuğunu bile bile yardımcısına:

“İnsanlar değişik yüz ifadeleriyle ölürler. Allah rahmet eylesin, merhumun yüzünde, şu halinde bile, huşû var.”

Belli ki yardımcıya göre Gassal’in sözleri, batıl, kulak ardı edilmesi gereken, kocakarı masallarından başka bir şey değildi. O yüzden kayıtsızca abdest suyumu ılıştırmaya koyuldu. O suyu ılıştırırken Gassal, birkaç kalıp sabunu parçalara ayırdı.

-“Biz bir nevi onların ebeleriyiz evlat! Anne rahminden dünyaya doğan bir bebeği ebesi nasıl yıkarsa, biz de onları öyle yıkar, sonraki hayatlarına hazırlarız. Son yolculuklarının ilk hizmetkârlarıyız.”

Saygısına olan minnetimi ne yazık ki göstermemin bir yolu yoktu. Yanlarında sessizce durup bedenimi yıkamalarını seyrettim. Naaşım temizlendikçe kendimi, daha doğrusu artık sadece ruhtan ibaret kalmış benliğimi, hafiflemiş hissediyordum. Gassal ve yardımcısının cansız bedenime yakasız beyaz gömleği giydirmesiyle, ruhum da kıyafet giyinmişçesine beklenen beyazlığına büründü. Onun göremediği elimi omzuna koydum. Kendimce küçük bir teşekkürdü bu. Sonra garip bir şey oldu ve Gassal’in gözleri doldu.

“Bu işlem önemlidir evlat. Ölünün yüzündeki son ifadeyi görmek, son abdestini aldırmak, onu hazırlamak kutsaldır. Ben babamı çok küçükken savaşa gönderdim, bir daha ondan haber alamadım. O yıkandı mı, kefenlendi mi, nasıl defnedildi bilmiyorum. Ama şehit olduğu için kanı onu temizler di mi evlat? Melekler onu kefenler di mi?”

İşte o zaman, burada bulunup onları izleyişimin bir nedeni olduğunu anladım. Gassal’in kulağına eğilip, yardımcının vermediği cevabı yüksek sesle söyledim:

“Evet, evet! Şehitler, öteki âlemde bizim gibi değil, muhteşem karşılanırlar. Senin yıkadığın her bedenin sevabı, hediye ettiğin babanın ruhuna muhakkak gider. İçin rahat olsun. Senden ona selam götüreceğim.”

Gassal’in kulağı beni duymadı ama biliyorum ki ruhunun derinliklerindeki bir ses ona artık merak etmemesi gerektiğini söyleyecekti. Her şey tamamlandıktan sonra, bedenimle birlikte kabrime doğru yol alma vaktim gelmişti. Cevaplamam gereken suallerle dolu gece başlamadan, ilk sorunun cevabını doğru verdiğimi biliyordum.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 12.01.2012)

 

Yağmur Nöbetleri

Yağmur damlaları trenin camına çarparak küçük ırmaklar oluşturuyordu. İstasyona ulaştığımızda ırmaklar daha bir büyüdü. Durduk.

Bütün yolcular gibi istasyonda yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Düşüncelerim beni bundan on üç on dört yıl öncesine götürdü. Öğretmen okuluna gittiğim o yıllarda bizden bir alt sınıfta, yeşil gözlü, kumral, ...

Yağmur Nöbetleri

Yağmur damlaları trenin camına çarparak küçük ırmaklar oluşturuyordu. İstasyona ulaştığımızda ırmaklar daha bir büyüdü. Durduk.

Bütün yolcular gibi istasyonda yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Düşüncelerim beni bundan on üç on dört yıl öncesine götürdü. Öğretmen okuluna gittiğim o yıllarda bizden bir alt sınıfta, yeşil gözlü, kumral, sarı mantolu bir kız süslerdi hayallerimi. Her sabah derse girerken ve her akşam ders bitiminde karşılaşır hiç konuşmadan bakışırdık. İkimiz de bu karşılaşmayı ister gibiydik. O kendisine sarı mantolu sevgilim diye şiirler yazdığımdan ve ilk aşkım olduğundan habersiz her akşam ders bitiminde sarı mantosunu giyer, diğer yatılı olmayan öğrenciler gibi evinin yolunu tutardı. Henüz hiç konuşmadığımız halde onun gidişiyle okulda kendimi yapayalnız kalmış hissederdim. Ertesi sabah okula geliş saatini iple çekerdim.

 

YAĞMUR NÖBETLERİ

Berrin Müzeyyen ALPAY

Yağmur damlaları trenin camına çarparak küçük ırmaklar oluşturuyordu. İstasyona ulaştığımızda ırmaklar daha bir büyüdü. Durduk.

Bütün yolcular gibi istasyonda yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Düşüncelerim beni bundan on üç on dört yıl öncesine götürdü. Öğretmen okuluna gittiğim o yıllarda bizden bir alt sınıfta, yeşil gözlü, kumral, sarı mantolu bir kız süslerdi hayallerimi. Her sabah derse girerken ve her akşam ders bitiminde karşılaşır hiç konuşmadan bakışırdık. İkimiz de bu karşılaşmayı ister gibiydik. O kendisine sarı mantolu sevgilim diye şiirler yazdığımdan ve ilk aşkım olduğundan habersiz her akşam ders bitiminde sarı mantosunu giyer, diğer yatılı olmayan öğrenciler gibi evinin yolunu tutardı. Henüz hiç konuşmadığımız halde onun gidişiyle okulda kendimi yapayalnız kalmış hissederdim. Ertesi sabah okula geliş saatini iple çekerdim.

Yine böyle yağmurlu bir ilkbahar günüydü. Öğrenciler evlerine gidemeyip okulda yağmurun dinmesini beklemek zorunda kalmışlardı. Nasıl sevinmiştim. İlk aşkımla konuşabilmek arzusuyla sınıflarının önünden defalarca gelip geçtim. Sırtı sınıfın kapısına dönük yağmuru seyrediyordu. Heyecanla sınıfa girdim, sanki dilim tutulmuştu, bir selam bile veremiyordum. Birinin yaklaştığını fark etmiş olmalı ki bana doğru döndü. Bir an ne yapacağını bilemedi sonra ani bir hareketle içinde kurabiye dolu bir kutuyu bana uzattı “Alır mısın? Ben yaptım” dedi. Böyle habersizce yanına geldiğim için kendimden utanmış olarak “Teşekkür ederim.” diyebildim. Sonra bana sınıfımı, öğretmenlerimi, derslerimi sordu, ben anlattım, ardından o anlattı. Sanki ikimiz de uzun zamandır bu anı bekliyorduk. Yağmur dininceye kadar sohbet ettik.

O yağmurlu günden sonra her okul giriş ve çıkışında nöbet tutar gibi onu beklemeye başladım. Her sabah okulun köşesinde onu bekliyor, sınıfının kapısına kadar bırakıyordum. Her akşam da ders bitiminde sınıfının kapısında buluşup okulun köşesine kadar yürüyorduk. Dedikoduya meydan vermemek için daha ileriye gidemiyorduk. Bu nöbetim okul bitinceye kadar devam etti. Sonra ben başka bir şehirde üniversiteye başlayınca zorunlu olarak ayrıldık. Bu defa da oldukça uzun sürecek özlem nöbetlerim başlamıştı...

Ben istasyonda anılara dalmış, yıllar öncesini düşünürken yağmur çoktan dinmişti. Hiç unutmadığım o günün hatıraları hafızamda taptaze olduğu halde ayaklarım beni, ikimizin de mezun olduğu öğretmen okuluna doğru çekti. Şimdi o aynı okulda çok sevilen, başarılı bir öğretmen. Her yağmur yağdığında o günü ve ilk sohbetimizi hatırladığını defalarca söylemişti ama acaba bu yağmur da ona aynı şeyleri hatırlatmış mıydı? Bu sorunun cevabından emin olduğum hâlde yine de anlamsız bir merakla mesai bitimine yetişebilmek için adımlarımı hızlandırdım. O da tam çıkıyormuş, okul kapısında karşılaştık. Artık sarı mantosu yoktu ama hâlâ yıllar öncesinde olduğu kadar güzeldi. İlkbaharın en güzel rengini taşıyan yemyeşil gözleriyle şaşırmış gibi bana baktı. Gülümseyerek “Ne oldu Allah aşkına nefes nefese kalmışsın” dedi. “Belki yanına şemsiye almamışsındır, yağmura yakalanırsın diye endişelendim. Okul çıkışına yetişebilmek için koştum biraz.” dedim. Saçmalamış mıydım, bilmiyorum ama yağmur kelimesini bilerek vurgulu söylemiştim. Bir şey söylemek ister gibi “Ne demek istediğini anladım!” der gibilerden yüzüme baktı. Memnundu, gözlerinin içi gülüyordu. Acele etmeden çantasını açtı, bir kutu çıkardı, açtı. Bu defa şaşırma sırası bendeydi. Kutunun içinde bana yağmurlu bir günde ilk ikram ettiği kurabiyelerden vardı. Tıpkı o gün olduğu gibi. “Alır mısın? Ben yaptım.” dedi. İkimiz de güldük.

O benim, yeşil gözlü, sarı mantolu sevgilimdi. Eşim yoldaşım, hayat arkadaşımdı. Çocuklarımın annesi, evimin ve gönlümün sultanıydı. Geçmişte kalmasına rağmen hiç unutmadığımız günlerden konuşarak evimize döndük.

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

 

Size Noel Baba Diyebilir miyim?

Aziz Nikolas, çok garip bir kâbusun etkisiyle, yerinden zıplayarak uyandı. Anadolu’da dalga dalga yayılan ünü, dindar kişiliğinin mütevazılığına o kadar ters düşüyordu ki! Kimi zaman kaderin kendisini getirdiği noktaya inanamıyordu. Oysaki o değil miydi ailesinin bütün mal varlığını fakirlere dağıtarak inzivaya çekilmek isteyen, o değil m...

Size Noel Baba Diyebilir miyim?

Aziz Nikolas, çok garip bir kâbusun etkisiyle, yerinden zıplayarak uyandı. Anadolu’da dalga dalga yayılan ünü, dindar kişiliğinin mütevazılığına o kadar ters düşüyordu ki! Kimi zaman kaderin kendisini getirdiği noktaya inanamıyordu. Oysaki o değil miydi ailesinin bütün mal varlığını fakirlere dağıtarak inzivaya çekilmek isteyen, o değil miydi kendisini kiliseye adayarak Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyen. Ne olmuştu da bu kadar ünlü olmuştu? İnsanların kendisinden beklentileri neden bu kadar artmıştı?

Yatağından kalkıp pencereyi açtı. Birazcık temiz havayla içini ferahlatmaya ihtiyacı vardı. Gördüğü kâbusu unutmak için anılarını tazelemeye başladı. Ta çocukluk dönemine gitti. Ailesinin zenginliğinden utandığı günleri, portakal ağaçlarıyla dolu bahçenin ortasındaki kocaman evi hatırladı. Tüccar babasının zekâsını, annesinin sevgi dolu kalbini almıştı. Arkadaşları tarafından sevilen, büyükleri tarafından örnek gösterilen çocukluğunda bile onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Diğer insanlar mutsuzken o mutlu olamıyordu. Gün be gün içine kapanık bir genç olmaya başlamışken Hıristiyanlık ile tanıştı.

 

SİZE NOEL BABA DİYEBİLİR MİYİM?

Hatice ÜZGÜL

Aziz Nikolas, çok garip bir kâbusun etkisiyle, yerinden zıplayarak uyandı. Anadolu’da dalga dalga yayılan ünü, dindar kişiliğinin mütevazılığına o kadar ters düşüyordu ki! Kimi zaman kaderin kendisini getirdiği noktaya inanamıyordu. Oysaki o değil miydi ailesinin bütün mal varlığını fakirlere dağıtarak inzivaya çekilmek isteyen, o değil miydi kendisini kiliseye adayarak Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyen. Ne olmuştu da bu kadar ünlü olmuştu? İnsanların kendisinden beklentileri neden bu kadar artmıştı?

Yatağından kalkıp pencereyi açtı. Birazcık temiz havayla içini ferahlatmaya ihtiyacı vardı. Gördüğü kâbusu unutmak için anılarını tazelemeye başladı. Ta çocukluk dönemine gitti. Ailesinin zenginliğinden utandığı günleri, portakal ağaçlarıyla dolu bahçenin ortasındaki kocaman evi hatırladı. Tüccar babasının zekâsını, annesinin sevgi dolu kalbini almıştı. Arkadaşları tarafından sevilen, büyükleri tarafından örnek gösterilen çocukluğunda bile onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Diğer insanlar mutsuzken o mutlu olamıyordu. Gün be gün içine kapanık bir genç olmaya başlamışken Hıristiyanlık ile tanıştı.

İlk tepkiyi anne ve babasından gördü! M.S. 280’li yıllarda, putperestliği benimsemiş Roma İmparatorluğu’nda tek Tanrılı bir dini seçmek, cefa dolu bir hayata adım atmanın en kestirme yoluydu şüphesiz! Vah zavallı annesi… Günlerce ağlamıştı. Oysaki Nikolas bu seçimi ile içindeki susamışlığa bir pınar bulduğuna inanıyordu, kararından dönmedi. Önceleri o da Anadolu Hıristiyanları gibi bunu diğer insanlardan saklama, yani inancını gizleme yoluna gitti. Anne ve babası öldükten sonra, onu o lüks yaşama bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Böylece, kendine kalan mirasın tamamını fakirlere dağıtarak bir süre ortadan kayboldu. Zenginlik, ihtişam, rahat yaşam ve göz önünde olmak ona göre değildi! Ama insanoğlu işte… İstediğini değil, kaderini yaşar. Münzevi yaşamak için attığı her adım, verdiği her sadaka, yardım elini uzattığı her insan, söylediği her söz, onun daha çok tanınmasına neden oluyordu.

Paganlara ve putlara karşı duruşu, onu dikkat oklarının merkezi yaptı. Özellikle o gemi yolculuğunda yaşananlar yok mu? İmparator Diocletianos’un kulağına kadar gitti. İmparator, fırtınadan batmak üzere olan bir geminin Nikolas’ın duasıyla kurtulduğunu duyunca olanlar olmuştu. Aziz unvanı ile birlikte Nikolas zindanda senelerce kaldı. Zindanda kaldığı sürece Aziz Nikolas diğer mahkûmlara da yardımcı oldu. Kısa sürede bütün hapishane, küçük bir Hıristiyan kilisesi gibi inançlı insanların mekanı haline gelmişti. İmparator bundan da rahatsız oldu. Aziz Nikolas’ı astırmak istedi ancak halkın direnişiyle karşılaştı, Antalya Demreliler ayaklanmıştı. Tek çare Aziz Nikolas’ı salıvermekti ancak bütün zindan arkadaşları özgürlüğüne kavuşmadan Nikolas’ın oradan çıkmaya niyeti yoktu. Oradan çıkınca ne mi oldu? Tabii ki daha ünlü oldu. Ruhban olmamasına rağmen, kiliseye piskopos seçildi.

Şimdi de Psikopos Nikolas, gördüğü kâbusun etkisiyle evinin kiliseye bakan pencerede öylece duruyordu. Gördüğü kâbusun yorumuna gelince… Size onun kaderinin geri kalan kısmını anlatayım mı?

Aziz Nikolas, 340’lı yıllarda ölecek ve naaşı kilisenin bahçesine defnedilecek. Yüzyıllar içinde, gün gelecek Hıristiyanlık Anadolu topraklarından Avrupa’ya yayılacak. Mitolojik hikâyeler dinlemeye alışmış Avrupalılar, ilk dönem Hıristiyan Azizlerinin geldiği mânevi nokta kıssalarını, bilindik pagan hikâyeleriyle karıştıracaklar. Gerçekleştirdikleri mûcizeleri ballandıra ballandıra anlatmak varken, azizlerin yaymaya çalıştıkları öğretilerden kime ne canım? Kulaktan kulağa fısıltılar dolaşmaya başlayacak, sonucunda her şehre ayrı bir aziz seçilecek. Şehre aziz seçmek kolay da, bu azizlerin hepsinin Anadolu’da olması sıkıntı tabii... Birkaç yıl iki kıta arasında hacı olmak için mekik dokunduktan sonra, akıllara enteresan bir fikir gelecek! “Neden biz onların ayağına gidiyoruz ki? Onlar buraya gelsin!” denilecek ve buldukları bütün aziz mezarları yağmalanacak. İtalyan hırsızlarının eli, bir haçlı seferi sırasında Aziz Nikolas’ın mezarına da uzanacak. Yıl, 1087. Aziz Nikolas’ın kemiklerinin “bir kısmı” doğduğu ve gömüldüğü topraklardan çıkarılıp, kaçırılacak. Doğruca Avrupa’da seçildiği şehre, sözüm ona koruyuculuk yapmaya...

Kimilerinin kaderi ölünce başlar.

Efsaneler efsaneleri doğuracak. En kötüsü de, Aziz Nikolas’ın hayatı boyunca karşı durduğu pagan inançlarının bir parçası gibi anılması olacak. İskandinav mitolojisindeki Tanrı Odin’e tapamayanlar, yerine bilin bakalım kimi koyacaklar? Sonra söylentiler alıp başını gidecek. Vay efendim, ren geyikleriyle uçuyormuş; vay efendim, bacalardan iniyormuş; vay efendim her yılbaşı hediye dağıtıyormuş… Özbeöz Antalyalı Aziz Nikolas için Kuzey Kutbu’nda yaşıyor bile diyecekler. Meğerse adı da Noel Baba’ymış!.. 1863 yılında Amerikalı karikatürist Thomas Nast, haftalık bir dergide ona değişik bir imaj ve bir misyon yükleyecek. Kürklü kıyafetler, yüksek siyah botlar ve garip bir şapka... Noel Baba karikatür kahramanı olarak çok ses getirecek. Hatta reklâm artisti bile olacak. 1900’lü yıllarda devreye giren Cola’nın büyük iletişim kampanyası yıllarca unutulmayacak. Büyük bir sponsorluk desteğiyle o zamana kadar yeşil olan Noel Baba kıyafetleri, markanın renklerine uygun olarak, kırmız-beyaza dönüşecek. Sonra ver elini Hollywood!.. Ve Noel Baba dünya çapında ünlü bir aziz olacak. Onun hatırına her yılbaşı şöminelerin üzerine renkli çoraplar asılacak. Anne babalar kredi kartına taksitle çocuklarının istedikleri hediyeleri alacaklar. Çocuklar bu hediyeleri, uçan ren geyiklerinin çektiği kızakla dolaşan, çatılarına konan ve bacalarından inen tonton bir azizin getirdiğini sanacak. Ben Nikolas’ın zavallı kemikleri sızlıyor mudur acaba diye düşünürken, bütün Hıristiyan âlemi yeni yılı kutlayacak!

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 10.01.2012)

 

Yarım Bekleyen Kitap

Sokaktaki oyunumuzu yarıda bırakıp annemin tembihlediği zamanda eve geldik. Annemle babam yatak odasında bavul hazırlıyorlardı. O gün nöbetçi olduğunu bildiğimiz için babamı evde görmeyi beklemiyorduk. Bu hazırlığa da anlam verememiştik. Bavulları hazırlayıp bir yerlere gideceksek hep beraber giderdik. Annemin yaşla dolu gözlerini, nerede...

Yarım Bekleyen Kitap

Sokaktaki oyunumuzu yarıda bırakıp annemin tembihlediği zamanda eve geldik. Annemle babam yatak odasında bavul hazırlıyorlardı. O gün nöbetçi olduğunu bildiğimiz için babamı evde görmeyi beklemiyorduk. Bu hazırlığa da anlam verememiştik. Bavulları hazırlayıp bir yerlere gideceksek hep beraber giderdik. Annemin yaşla dolu gözlerini, neredeyse ağlayacak halini görünce iyice meraklandık.

Babam,“Benim hemen gitmem gerekiyor çocuklar, ne zaman döneceğim de şimdilik belli değil. Anneniz size nereye gittiğimi söyleyecek, onu sakın üzmeyin.” dedi. Evden çıkmadan önce tek tek öperek vedalaştı bizlerle ve gitti. Pencereden, onu almaya gelen askeri araca binişini, bize el sallayışını izledik.

 

YARIM BEKLEYEN KİTAP

Aynur TURAN


Canım babacığım Mustafa Gürül’e...

Sokaktaki oyunumuzu yarıda bırakıp annemin tembihlediği zamanda eve geldik. Annemle babam yatak odasında bavul hazırlıyorlardı. O gün nöbetçi olduğunu bildiğimiz için babamı evde görmeyi beklemiyorduk. Bu hazırlığa da anlam verememiştik. Bavulları hazırlayıp bir yerlere gideceksek hep beraber giderdik. Annemin yaşla dolu gözlerini, neredeyse ağlayacak halini görünce iyice meraklandık.

Babam,“Benim hemen gitmem gerekiyor çocuklar, ne zaman döneceğim de şimdilik belli değil. Anneniz size nereye gittiğimi söyleyecek, onu sakın üzmeyin.” dedi. Evden çıkmadan önce tek tek öperek vedalaştı bizlerle ve gitti. Pencereden, onu almaya gelen askeri araca binişini, bize el sallayışını izledik.

“Savaş hazırlığında olduğumuz için babanızı göreve çağırdılar.” dedi annem, Kıbrıs’ın karışık olduğuyla ilgili bir şeyler de söyledi. Bu karışıklık nasıl bir şeydi ve niye babamı görevlendirmişlerdi bilmiyordum ama annemin üzgün olması bu gidişin iyi olmadığını gösteriyordu. Hem babam böyle eşyalarını hazırlayıp gitmemişti hiç. Nöbetçi olduğu zamanlar dışında ondan pek ayrılmamıştık, o da zaten kısa süreli ayrılıklardı.

1974 yılıydı, Konya’da, askeri lojmanlardan birinde oturuyorduk. Evimiz büyük müydü küçük müydü, yeni miydi, dökük müydü hatırlamıyorum ama yan tarafımızdaki boş arsa hala gözümün önünde. Orada oynamayı, koşturmayı, akasya ağaçlarına tırmanmayı ne çok severdik. Genelde alış verişe giden ben olduğum için evimizin karşısında bulunan bakkalı da anımsarım.

Ablam on bir, ben dokuz, erkek kardeşlerimden biri altı ve diğeri üç yaşında; dört kardeştik. Annem sevgi dolu, sabırlı ve affediciydi. Bize kızdığı zamanlarda ise gizli bir iletişim yolu kullanırdı; gözümüzün içine bakınca konuşmasa da ne dediğini anlar ona göre davranırdık. Babam, asker olmaktan kaynaklanan bir alışkanlıkla disiplinli ve prensipliydi. Öyle döven söven bir adam değildi ama onun işten dönmesine yakın haylazlıklarımız biterdi. Kimi günler ödevlerimize yardım ederdi babam. Anlattıklarını ilk defasında anlamazsak sinirlendiği de olurdu ama genellikle sabırlıydı. Birlikte matematik ödevlerimi yaparken soruları doğru çözdüğüm zamanlar öyle keyiflenirdi ki “Aferin benim güzel kızıma, matematiği babasına çekmiş.” der, başımı okşardı. Bu takdir edilmeyle kendime güvenim artardı. Babamın bana baktığında gözlerinin içindeki şefkati görmek her şeyi yapabilecek güçte olduğumu hissettirirdi. Yanında huzur ve güven duyardım.

O dönemlerde elektrikler sık sık kesilirdi. Annem yaktığı gaz lambasını getirince hepimiz ışığa uçan pervaneler gibi lambanın etrafına toplanırdık. Bilirdik ki az sonra babam kaldığı yerden okumaya devam edecek elindeki romanı. Onun seslendirmesiyle adeta hikâyenin kahramanları olur, farklı dünyalara giderdik.

Gidişiyle çok şey değişmiş, hayatımızda hiçbir şekilde dolduramadığımız boşluklar oluşmuştu. Mahzunlaşmıştık o gideli. Sanki evimize giren hava azalmıştı da içerde zor nefes alıyormuş gibiydik. Ev babamsız sessizleşmişti. En küçük kardeşim bile ne olduğunun farkındaymış gibi sık sık huysuzlaşıyor, olur olmaz her şeye ağlıyordu. “Babanızı arıyor.” diyordu annem. Hepimiz çok özlüyorduk babamı...

Bir türlü alışamamıştık yokluğuna… Sofra hazırlamada anneme yardım ederken hala unutup siniye babam için de tabak, kaşık, çatal koyuyorduk. Gideli birkaç ay olduğu halde devamını çok merak etmemize rağmen bize okuduğu kitabın kapağını bile kaldıramamıştık.

Babam annemle yaptıkları telefon görüşmelerinden birinde, harp koşulları uygulandığı için izinlerin kaldırıldığını söylemiş. Ona olan hasretimiz artık daha da iç acıtıcı olmuştu. Başına kötü bir şeyler gelmesinden korkuyor onun için endişeleniyorduk. Hep dua ediyordum ona bir şey olmasın, bize geri dönebilsin diye. Onunla beraber olabilme, gözlerindeki sevgiyi tekrar görebilme isteğiyle geçiyordu günlerim. Artık ağaçlara tırmanmaktan bile zevk almıyordum. Babam yeter ki gelsin, ders çalıştırırken sinirlenmesine de razıydım.

Muhabere astsubayı olduğu için babamla sık sık telefonla görüşüyorduk. O aradığında, bakkal bizi çağırmak için çırağını gönderirdi. Annem küçük kardeşimi kucağına alır, diğer kardeşimin elini tutardı, ablamla ben de el ele tutuşur, hep beraber karşıdan karşıya geçerdik. Bakkala girene kadar annem ağlamamamız konusunda bizi sıkı sıkı tembihlerdi. Sonra sırayla konuşurduk babamla. Her konuşma sonrası sevineceğimize mahzunlaşır, ağlamaklı dönerdik evimize. İyice durgunlaşırdık.

Böyle ne kadar zaman babamsız kaldı evimiz hatırlamıyorum. Yine bir gün babamın az sonra telefon edeceği haberini getirdi bakkal çırağı. Hazırlandık, çıktık. Bakkala girer girmez çaldı telefon. Konuşma sırası bana geldiğinde annemin uyarmaları boşa gitmişti bu kez. Kendimi tutamayıp ağlarken hıçkırıklarımdan zar zor konuşuyordum. “Babacığım seni çok özledim, n’olur baba dön artık.” diyebildim. Babamın sesi de ağlamaklı gibiydi. Annem hemen telefonu elimden aldı o da ağlıyordu ama belli etmemeye çalışarak konuştuktan sonra kapattı. Burnumuzu çeke çeke evimize döndüğümüzde hep beraber anneme sarıldık. Ağladık, ağladık...

O gece hepimiz annemin yatağına yattık. Yastıkları yatağın uzun kenarına yerleştirdiği için rahatça sığmıştık. Teselli etmek istercesine iyice sokulmuştuk birbirimize. Annemin yüksek sesle söylediklerini tekrarlayarak hep beraber dua ettik. Ağlamanın etkisiyle yorulmuş olmalıyız ki hemen uyuduk.

Ertesi gün akşama doğru kapı çalındı. Hepimiz merakla kapıya koştuk ama açmadık, babam gittiğinden beri kapıyı annem açardı çünkü. Gözetleme deliğinden baktıktan sonra annem öyle bir sevinçle ve aceleyle kilidi çevirdi ki hayret ettik. Kapı açıldığında gözlerimize inanamadık. Gelen babamdı, bize dönmüştü… Sevinç çığlıkları atarak koşup boynuna sarıldık.

İzinler kaldırıldığı için babam izinsiz gelmişti. Savaş hali devam ederken arkadaşlarına güvenip görevini izinsiz terk etmenin ne anlama geldiğini ben bilmiyordum. Firar ne demek, Divan-ı Harp ne demek, bilmiyordum. Bir aksilik olur da babamın birliğinden izinsiz ayrıldığı anlaşılırsa ne olurdu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, babam geri gelmişti. Babamla birlikte neşemiz, mutluluğumuz geri gelmişti. Dünyalar bizimdi.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

Kulakları Küpeli

“Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”

Sesleriyle irkildim. Okul bahçesinde bir grup öğrenci halka oluşturmuş el çırparak hep bir ağızdan bu tekerlemeyi söylüyordu. Halkanın tam ortasına aldıkları, başını öne eğmiş öylece duran küçük kızı hemen tanıdım. Kan beynime sıçramıştı. Odamdan fırlamamla halkayı dağıtmam bir oldu. Bacaklarıma...

Kulakları Küpeli

“Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”

Sesleriyle irkildim. Okul bahçesinde bir grup öğrenci halka oluşturmuş el çırparak hep bir ağızdan bu tekerlemeyi söylüyordu. Halkanın tam ortasına aldıkları, başını öne eğmiş öylece duran küçük kızı hemen tanıdım. Kan beynime sıçramıştı. Odamdan fırlamamla halkayı dağıtmam bir oldu. Bacaklarıma sarılan küçük kızın elinden tutarken diğer çocukları da bir daha arkadaşlarına böyle davranmamaları konusunda uyardım.

Minik Elif rehberlik servisinde çalıştığım okulun ilköğretim birinci sınıfındaydı. Onunla ilgili endişelerimi sınıf öğretmenine daha önce bildirmiştim. İkimiz de ailesiyle konuşmadan önce Elif’i bir süre daha gözlemlemeye karar vermiştik. Artık aileyle konuşmanın zamanı gelmişti. Küçük kız odamdaki yapbozla oynarken ben de ailesini arayıp müsaitseler hemen görüşmemiz gerektiğini söyledim.

 

KULAKLARI KÜPELİ

Berrin Müzeyyen ALPAY

“Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”

Sesleriyle irkildim. Okul bahçesinde bir grup öğrenci halka oluşturmuş el çırparak hep bir ağızdan bu tekerlemeyi söylüyordu. Halkanın tam ortasına aldıkları, başını öne eğmiş öylece duran küçük kızı hemen tanıdım. Kan beynime sıçramıştı. Odamdan fırlamamla halkayı dağıtmam bir oldu. Bacaklarıma sarılan küçük kızın elinden tutarken diğer çocukları da bir daha arkadaşlarına böyle davranmamaları konusunda uyardım.

Minik Elif rehberlik servisinde çalıştığım okulun ilköğretim birinci sınıfındaydı. Onunla ilgili endişelerimi sınıf öğretmenine daha önce bildirmiştim. İkimiz de ailesiyle konuşmadan önce Elif’i bir süre daha gözlemlemeye karar vermiştik. Artık aileyle konuşmanın zamanı gelmişti. Küçük kız odamdaki yapbozla oynarken ben de ailesini arayıp müsaitseler hemen görüşmemiz gerektiğini söyledim.

Bazılarının deli, bazılarının ise içe kapanık sandığı Elif aslında her ikisi de değildi. Elif sadece diğer çocuklardan farklılıkları olan bir çocuktu. Belki arkadaşlarından daha zeki ve daha başarılı olabilecek kapasitesi vardı. Ancak bunun anlaşılabilmesi için özel bazı eğitimlere ihtiyacı vardı. Elif’in gelecekte kendi ayakları üzerinde duran bir birey olabilmesi ailesinin onun özel eğitimi konusunda ikna edilmesine bağlıydı. Böyle durumlarda çok hassas olmak ve mutlaka olumlu sonuç almak gerektiğine inandığım için aileyle konuşacaklarımı not almaya başladım. Bir taraftan da çocukluk yıllarımın Bedia’sını düşündüm.

Zavallı kız, “Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!” diye bağırışımıza sinir olur, kaçar, yıkık bahçe duvarının arkasına saklanırdı. Bedia, bize göre Deli Bedia, Hatice Nine’nin torunuydu. Doğarken annesini kaybettiği ve babası da ipe sapa gelmez bir serseri olduğu için anneannesiyle yaşıyordu. Kocaman bir bahçenin ortasında, korku filmlerini aratmayacak bir evde yaşayan yaşlı bir kadın ve bir çocuk… İzlediğimiz filmlerin de etkisiyle uydurduğumuz çeşit çeşit hikâyelerin ana mekânıydı bu kocaman, ıssız ev. Filmin kahramanları ise Deli Bedia ve anneannesi...

Büyüğüyle küçüğüyle bütün mahalleli Bedia’nın deli olduğu konusunda hemfikirdi. Kimine göre doğuştan böyleydi kimine göre sonradan olmuştu. Kerpiç duvarının bir bölümü yıkılmış bahçeleri oyun oynadığımız boş arsanın hemen bitişiğindeydi. Bazen evde neler olup bittiğini keşfetmek için sırayla duvarın yıkık yerinden atlayıp bahçeye girerdik. Bazen Bedia bazen de anneannesiyle göz göze gelir çığlık çığlığa kaçışırdık. Hatice Nine ağaçlarından meyve koparmak için bahçeye girdiğimizi sanıp peşimizden koşardı. Bedia’y’la karşılaşmak ise çok daha korkunçtu. Bahçeden kurtulunca birbirimize; kocaman gözleri, kocaman ağzı, uzun sivri tırnakları olan bir yaratık gördüğümüzü “ Ben gördüm sen de gördün mü?” diye heyecanla anlatırdık.

Mahalleliye göre o kesin deliydi. Başını hep öne eğer, hiç konuşmaz, gözlerini bir noktaya diker, ellerini pazen elbisesinin cebine sokar bir sağa bir sola sallanır dururdu. Bazen de sanki kuş gibi kollarını çırpa çırpa aynı noktada dönerdi. Onunla karşılaştığımızda biz canavar görmüş gibi kaçışırdık, o hiç tepki vermezdi. Üstelik çoğu zaman da kendisini görmeyelim diye bahçe duvarının arkasına saklanırdı.

Psikolojik danışmanlık eğitimi aldığım yıllarda bu tür davranışlar sergileyen çocuklarda otizm rahatsızlığı olabileceğini öğrenmiştim. İşte o zaman Bedia’yı bizden farklı kılan davranışlarını binlerce defa hayalimde canlandırmış çok geç de olsa Bedia’ nın deli olmadığını anlamıştım.

Anneannesinin ölümünden sonra ona ne oldu, öğrenemedim. Büyük bir ihtimalle Bedia’yı kaybetmiştik. Zamanla otizmli çocuklar vicdanımın kanayan yarası haline geldi. Vicdanımın sağlıklı yanı ise kendimi Bedia gibi Elif gibi farklılıkları olan çocukları topluma kazandırmaya adamıştım.

Bunları düşünürken Elif’in anne ve babası odama girdi. Sınıf öğretmeniyle birlikte, Elif’in ailesine onun eğitiminde izlenmesi gereken yol konusunda önerilerde bulunduk. Onlar da çocuklarının iyiliği için her şeyi yapacaklarını söyleyerek minnet dolu bakışlarla okuldan ayrıldılar.

Eve geldiğimde hâlâ beynim zonkluyordu. Aklımda Bedia ve Elif vardı. Yarın Elif için bambaşka bir gün olacaktı. Peki ya Bedia… Bedia… Deli Bedia… “Deeeliiii deeeliii! Ku-lak-ları küüpeelii!”. Deli değildi Bedia ama babasının serseriliğine, anneannesinin yaşlılığına, mahallelinin cehaletine kurban edilmişti. Eğitilebilecek, kendi ayakları üzerinde durabilecekken yalnız bırakılmış binlerce kayıp otizmli çocuktan sadece biriydi.

Rüyamda tıpkı yaşıtları gibi koşmak, oynamak ve gülmek isteyen binlerce otizmli çocuğun bana doğru koştuklarını gördüm. Fark edilmeyi bekleyen daha yüzlerce Elif vardı biliyordum...

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

 

Takunyalar

York gemisi Atlas okyanusunun koynunda doğuya doğru ağır ağır ilerliyordu. Sefere çıkalı daha birkaç gün olmuşken kış mevsiminin ihanetine uğramış, sert dalgalarla göğüs göğüse çarpışmaktan çok yorulmuştu. Elli bin tonluk koca gemi yükünü tahliye edip limandan ayrıldıktan birkaç saat sonra, yakınlarda bir fırtına olduğunu haber veren sins...

Takunyalar

York gemisi Atlas okyanusunun koynunda doğuya doğru ağır ağır ilerliyordu. Sefere çıkalı daha birkaç gün olmuşken kış mevsiminin ihanetine uğramış, sert dalgalarla göğüs göğüse çarpışmaktan çok yorulmuştu. Elli bin tonluk koca gemi yükünü tahliye edip limandan ayrıldıktan birkaç saat sonra, yakınlarda bir fırtına olduğunu haber veren sinsi dalgalar belirmiş, gemi tatlı tatlı sallanırken rüzgârın hızı gittikçe artmıştı. Böylesine şiddetli bir fırtınaya yüksüz halde girmek kolay mıydı? Gemi yüklü olsa fırtınadan bu kadar etkilenmezdi. Güverteyi aşan koca dalgalar gemiyi peş peşe tokat yemişçesine sarsıyordu.

Geminin Rus kaptanı Sergey, ana makineyi daha fazla zorlamamak için düşük devirde tutmaya karar vermişti. Bordadan gelen poyraz gemiyi bir sancağa bir iskeleye yatırıyor, içerisindeki mürettebat da bu gönülsüz dansa eşlik ediyordu. Beş gündür güneş yüzü görmemişlerdi. Bir türlü bitmek bilmeyen fırtına mürettebatı mahzunlaştırmıştı. Mecbur kalmadıkça kimse kamarasından çıkmıyordu. Kuzinede pişen bir kap çorba masaya konar konmaz geminin yatmasıyla masanın bir ucundan diğer ucuna kayıyor, daha bir kaşık bile alamadan yere düşüyordu. Gemide hayat zaten zordu. Giderek daha da zorlaşıyordu. Sararmış yüzler, uykusuzluktan gerilmiş sinirler, aniden çarpan kapı gürültüleri… Denizciler böyle zamanlarda denize çıkmaya karar verdikleri güne kahrederlerdi.

 

TAKUNYALAR

Melik Çağrı KÜÇÜKYILDIZ

York gemisi Atlas okyanusunun koynunda doğuya doğru ağır ağır ilerliyordu. Sefere çıkalı daha birkaç gün olmuşken kış mevsiminin ihanetine uğramış, sert dalgalarla göğüs göğüse çarpışmaktan çok yorulmuştu. Elli bin tonluk koca gemi yükünü tahliye edip limandan ayrıldıktan birkaç saat sonra, yakınlarda bir fırtına olduğunu haber veren sinsi dalgalar belirmiş, gemi tatlı tatlı sallanırken rüzgârın hızı gittikçe artmıştı. Böylesine şiddetli bir fırtınaya yüksüz halde girmek kolay mıydı? Gemi yüklü olsa fırtınadan bu kadar etkilenmezdi. Güverteyi aşan koca dalgalar gemiyi peş peşe tokat yemişçesine sarsıyordu.

Geminin Rus kaptanı Sergey, ana makineyi daha fazla zorlamamak için düşük devirde tutmaya karar vermişti. Bordadan gelen poyraz gemiyi bir sancağa bir iskeleye yatırıyor, içerisindeki mürettebat da bu gönülsüz dansa eşlik ediyordu. Beş gündür güneş yüzü görmemişlerdi. Bir türlü bitmek bilmeyen fırtına mürettebatı mahzunlaştırmıştı. Mecbur kalmadıkça kimse kamarasından çıkmıyordu. Kuzinede pişen bir kap çorba masaya konar konmaz geminin yatmasıyla masanın bir ucundan diğer ucuna kayıyor, daha bir kaşık bile alamadan yere düşüyordu. Gemide hayat zaten zordu. Giderek daha da zorlaşıyordu. Sararmış yüzler, uykusuzluktan gerilmiş sinirler, aniden çarpan kapı gürültüleri… Denizciler böyle zamanlarda denize çıkmaya karar verdikleri güne kahrederlerdi.

Kaptan Sergey gözlerini baş tarafa dikmiş, dehşet dolu bakışlarla gemiyi döven dalgaları izliyordu. Dalgalar önce gemiye, sonra yüreğine çarpıyordu sanki. Yüreği çarptıkça votkasından yudumluyor, öfkesin bastırmaya çalışıyordu. Baş tarafta patlayan dalganın serpintileri lumbuza vurdukça inim inim inleyen rüzgâra küfrediyordu. Fırtına başlayalı neredeyse hiç uyumamıştı. Kamarasında asılı duran İsa ve Meryem ikonalarına doğru çevirdi başını. Bir hayli tozlanmışlardı. Zaten bir tek fırtınada aklına gelirdi istavroz çıkarmak, dua etmek. Elinden başka ne gelebilirdi? Aklından bin türlü felaket senaryosu geçiyordu. Acaba reis baş taraftaki demiri iyice sabitlemiş miydi? Filikalar iyi durumda mıydı? Gemiyi terk etmek gerekirse ne olacaktı? Kara kaç yüz mil uzaktaydı? Ah şu rüzgâr bir dinse, dedi içinden. Makinenin arıza yapmaması için dua etti. Yoksa koskoca okyanusun bir ucunda kalakalırlardı… Kendi kendine bir söz verdi: Bu fırtınadan sağ salim çıkarlarsa eve döner dönmez kiliseye gidecek ve günah çıkartacaktı. Sudan sebeplerle gemideki işine son verip ekmeğinden ettiği insanları düşündükçe pişmanlığı daha da artmıştı.

Kaptan Sergey, şişenin dibinde kalan votkayı kafasına diktikten sonra zar zor yerinden doğruldu. Rüzgârın hızı artıyordu. Köpüklü bir gazozun içinde yüzüyor gibiydiler. Etraf deli dalgaların etkisiyle bembeyaz kesmişti. Hava raporlarını merak ediyordu. Acaba hesapları doğru muydu? Fırtınadan uzaklaşabilecekler miydi? Ne olursa olsun böyle bir fırtınada ölmek istemiyordu. Güzel haberler alabilmeyi umarak kaptan köşkünün yolunu tuttu.

***

İbrahim Reis, yine fırtınalı zamanlarda olduğu gibi yatağına uzanmış aksakalını sıvazlarken kara düşüncelere dalmıştı. Çocuklarını özlemişti. Hele de torunlarını… Karadeniz’in gri sularına bakan yamaçta mısır tarlasından aşağı koşarken hayal etti onları. Küçücük kollarını açmış dedelerine sarılmayı beklerken hayal etti… İçine bir karanlık oturdu. Kendini bıraksa hüngür hüngür ağlayacaktı. Neredeyse otuz yılı devirmişti gemilerde. Ne kaptanlar, ne limanlar, ne acılar, ne sevinçler görmüştü… Masasında duran haritaya baktı sonra. Bu haritaya gittiği ülkeleri işaretliyordu. Nerede denize kıyısı olan bir ülke varsa, orada mutlaka bir çarpı vardı.

Haritanın yanında duran fesleğen saksısı gemi bir yandan diğer yana yattıkça düşecek gibi oluyordu. İbrahim Reis saksıyı sağlama aldı. Yapraklarına dokundu. Gözleri kapalı, derin derin eline bulaşan fesleğen kokusunu içine çekti. Köyüne gitti bir süre, toprağına dokundu. Fesleğen olmasa yeşile hasretini nasıl giderirdi? Yapraklarının sarardığını fark etti. “Deniz sana da bana da yaramıyor...” dedi. Fesleğen, gemide kendi dilinde konuşup dertleştiği tek dostuydu. Gemide kendisinden başka Türk yoktu.

Kafasından geçen hayaller onu bir an gülümsetti. Köyünde yaptırdığı inşaatın son katını bu seferden kazandıklarıyla çıkacaktı. Artık çocuklarına birer ev bırakabilecekti. Kızını bile evlendirebilirdi kalan parayla. Belki de bu son seferi olacaktı. Çektiği hasret boşuna değildi… Parayı denkleştirebilirse bir daha bu demirden beşiğe binmesine gerek kalmayacaktı. Hava kararmaya başlamıştı. Pusulasına baktı. Bir süre düşündükten sonra Kıble’nin yönüne karar verip oturduğu yerde namaza durdu.

***

Kaptan Sergey köprü üstünün kapısını hışımla açtığında konuşanlar bir anda sustular. Dümende gemiye yeni katılan Estonyalı gemici Raido vardı. İki metreyi aşkın boyu, dev cüssesi ile neredeyse başı tavana değiyordu. Mavi gözleri pusulaya kenetlenmiş, bir yandan gemiyi rotada tutmaya uğraşırken diğer yandan da dengesini kaybetmemeye çalışıyordu. Kaptan Sergey tepeden tırnağa Raido’yu süzdü bir süre. Üzerinde dar bir gömlek, dizlerinin altına kadar gelen bir pantolon, ayağında ise tahta terliklerle Raido’yu bir soytarıya benzetti.

Raido soğuk soğuk terlemeye başlamış, hem de utanmıştı. Üzerindeki kıyafetlerle bir hayli komik göründüğünü biliyordu. En ufak bir kusuru bile affedemeyen bir kaptan karşısında dikilmiş bakarken dümene daha sıkı sarıldı.

Kaptan Sergey sinirlenmişti. Gemisinde işini ciddiye almayıp kılık kıyafetine dikkat etmeyen birine yer yoktu. Yumruğunu sıkarak: “Sen! Bu kılık kıyafet de neyin nesi? Nasıl giyinmen gerektiğini ben mi öğreteyim? Sana anlatmadılar mı buranın kurallarını?” dedi.

Raido’nun korktuğu şey başına gelmişti. Kaptandan ilk azarı işitmişti. Ama durumu anlatmalıydı. Sesi mahcup:

“Efendim hava alanında bavulumun kaybolduğunu öğrendim. Gemiye yalnızca bir sırt çantası getirebildim.” dedi.

Bu sözlerin ardından Kaptan Sergey kendini mahçup hissetti. Yine düşüncesizce birine bağırmıştı. Başını yana eğerek dinlemeye devam etti:

“Reis sağ olsun bir sonraki limana kadar giymem için birkaç parça kıyafet verdi. Bir de şu terlikleri yapmış. Türkçede buna takunya diyorlarmış.”

Raido başıyla terlikleri işaret ederken Kaptan Sergey bir adım yaklaştı ve yere eğilerek terlikleri uzunca bir süre inceledi. Eli çenesinde başını sallarken “Takunya…” diye tekrarladı. Reisin bu kadar maharetli olduğunu bilmiyordu. Terlikler yüklerin arasına sıkıştırılan destek tahtasından yapılmışa benziyordu. Tahta terliklerin üzerine kondurduğu beyaz kemer dikkatini çekti. Anlaşılan reis yangın hortumundan bir parça keserek kemer niyetine yapıştırmıştı.

Kaptan Sergey, İbrahim Reis’in terlikleri nasıl yaptığını keşfettiği için kendisiyle gurur duyuyordu. Sinirli hali gitmiş, yüzüne bir tebessüm gelmişti. Bir an düşündü: Acaba reise yangın hortumunu böyle işlerle israf ettiği için kızmalı mıydı? Yok, hayır kızmasına gerek yoktu. Günah çıkarırken bir de bundan bahsetmek istemezdi. İçine bir huzur yayıldı. Gemide farkına varamadığı iyi insanlar vardı. Bu gemiye kolay kolay bir şey olmazdı. Raido’ya döndü ve şöyle dedi: “Sonraki limana vardığımızda üstüne başına bir şeyler alırız. Merak etme…”

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

Hatun Kişi Niyetine...

Çocukluğumdan beri her bayram arifesinde kabir ziyaret etmek bir aile geleneğimizdir. Ailemden bana intikal eden bir görev saydığım bu güzel alışkanlıkta her zaman manevî bir lezzet yakalarım.

Bu anlamlı ziyaretlerde hepimiz sanki bir ibadet yapıyormuş gibi huşu içindeyizdir. Kabristana girdiğimiz andan itibaren burada yatan ve hiç tanımad...

Hatun Kişi Niyetine...

Çocukluğumdan beri her bayram arifesinde kabir ziyaret etmek bir aile geleneğimizdir. Ailemden bana intikal eden bir görev saydığım bu güzel alışkanlıkta her zaman manevî bir lezzet yakalarım.

Bu anlamlı ziyaretlerde hepimiz sanki bir ibadet yapıyormuş gibi huşu içindeyizdir. Kabristana girdiğimiz andan itibaren burada yatan ve hiç tanımadığımız kimseler için bile Allah’ tan bağışlama diler, gözyaşları içinde dualar okuruz. Rahmetli yakınlarımızın mezar taşlarını yıkamak, mezarların üzerindeki toprak ve çiçekleri düzenlemek, yeni çiçekler dikmek de okunan Fatiha’lar kadar yapılması gereken işlerdendir. Dönüşte onları dünya gözüyle görmüş ve halleşmiş gibi oluruz. Aynı zamanda görevimizi yerine getirmiş olmanın verdiği bir huzur kaplar yüreğimizi. Kısacası bizim için hüzün ve huzurun iç içe girdiği günlerdir arife günleri...

 

HATUN KİŞİ NİYETİNE...

Berrin Müzeyyen ALPAY

Çocukluğumdan beri her bayram arifesinde kabir ziyaret etmek bir aile geleneğimizdir. Ailemden bana intikal eden bir görev saydığım bu güzel alışkanlıkta her zaman manevî bir lezzet yakalarım.

Bu anlamlı ziyaretlerde hepimiz sanki bir ibadet yapıyormuş gibi huşu içindeyizdir. Kabristana girdiğimiz andan itibaren burada yatan ve hiç tanımadığımız kimseler için bile Allah’ tan bağışlama diler, gözyaşları içinde dualar okuruz. Rahmetli yakınlarımızın mezar taşlarını yıkamak, mezarların üzerindeki toprak ve çiçekleri düzenlemek, yeni çiçekler dikmek de okunan Fatiha’lar kadar yapılması gereken işlerdendir. Dönüşte onları dünya gözüyle görmüş ve halleşmiş gibi oluruz. Aynı zamanda görevimizi yerine getirmiş olmanın verdiği bir huzur kaplar yüreğimizi. Kısacası bizim için hüzün ve huzurun iç içe girdiği günlerdir arife günleri...

Yarın yine arife… Bu bayram tatil kısa. Bu nedenle kardeşlerim memlekete gelemiyor. Yakın bir şehirde oturduğum için görev bana düşüyor. Yıllarca ailemle birlikte yaptığımız her şeyi yarın tek başıma yapacağım. Yanıma almam gerekenleri şimdiden arabaya yerleştirdim. Sabah erkenden kalkıp yola koyulacağım. Yolum epeyce uzak, hava kararmadan geri dönmem gerekiyor. Bir an önce uyumak için zorluyorum kendimi.

***********

Ertesi sabah hava oldukça soğuk, puslu ve kırağılı… Son hazırlıklarımı yapıp yola çıkıyorum. Her bayram öncesi olduğu gibi şehirlerarası yollar çok kalabalık. Sıkılmamak için radyoyu açıyorum. Bir gece öncesine ait kaza haberlerini duyunca canım sıkılıyor. Bütün dikkatimi yola vermeye çalışıyorum. Yapılan çalışmalardan dolayı bazı yerlerde yolun daralması, çift yönlü olması ve trafikteki büyük araçların fazlalığı beni tedirgin ediyor. Bir ara yol sakinleşiyor, önümde hiç araç kalmıyor. Hızımı biraz artırıyorum. Tam kendimi radyodaki müziğin tatlı ritmine bırakıp üzerimdeki gerginliği atmışken karşı yönden geldiği halde önündeki kamyonu sollamaya çalışan bir araç beliriyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Direksiyonu kırmaya çalışıyorum. Büyük bir gürültü ile eş zamanlı başım sert bir cisme çarpıyor. Bir anda bütün görüntüler kayboluyor. Alnımdan yüzüme doğru ılık bir sızıntı hissediyorum. Sonrasında bağrışan bir kalabalık, ambulans sirenleri ve hastane...

Bir süre sonra eşimin birisiyle konuştuğunu duyuyorum. “ Her şeye hazırlıklı olmalısınız.” diyen kişinin bir doktor olduğunu anlıyorum. Karanlık bir odaya alındığımda vücudumdaki bütün acı ve ağrılar diniyor. Uzun süre kaldığım bu mekândan çıktığımda eşimin hüzünlü bir ses tonuyla bir şeyler anlattığını, çocuklarımın ağladığını duyabiliyorum. Bir süre kendimi boşlukta hissediyorum. Ahenkli bir sesle okunan salânın ardından müezzin “Mahallemiz sakinlerinden M ….. kızı B….. vefat etmiştir. Ruhuna El-fatiha…” diyor. Birden telaşlanıyorum. “Ama nasıl olur? M… kızı B… benim! Etrafımdaki insanları hem duyuyor hem de görüyorum. İşte eşim, hemen yanına koşup elini tutuyorum.”Hayatım bak ben ölmedim, buradayım.” diyorum. O hiç oralı olmadan gözyaşlarını siliyor. Büyük kızım tam karşımda iki kardeşini de kollarıyla sarmış ağlıyor. Saçlarını okşayıp “Yavrucuğum ben ölmedim.” diyorum, duymuyor. Mutlaka o da beni öpecektir düşüncesiyle küçük kızımı öpüyorum ama o beni öpmüyor. Oğlumun gözyaşlarını silmek istiyorum. Gözyaşlarına dokunamıyorum… Teyzekızları, amcaoğulları ve orada gördüğüm diğer tüm akrabalarımın da beni görmediğini anlayınca yıkılıyorum ve gerçekle yüz yüze geliyorum. Demek ki ben öldüm...

Tanıdığım tanımadığım birçok insan mahalle camiinin avlusunda toplanıyor. Musalla taşı üzerinde duran tabut, sarı sırmalı iplerle “ Her nefis ölümü tadıcıdır.”anlamındaki ayeti kerime yazılı yeşil bir örtüye sarılmış. Baş kısmında ise kına gecemde yüzüme örtülen, üzeri pullarla işlenmiş aile yadigârı yeşil namaz örtüsü var. Ne tuhaf şimdi tabutuma örtmüşler...

Sabahleyin yola çıkarken kabristana benimle gelemeyeceği için eşime kırılmasam ve evden çıkarken vedalaşsam ne iyi olurmuş. Zaten benimle gelse o da ölecekmiş… Geçen akşam büyük kızıma sınavda aldığı nottan dolayı takındığım tavır neydi öyle? Sonradan kendim de rahatsız olmuş özür dilemek istemiş ama dileyememiştim. Oysa şimdi küçük bir anne gibi nasıl da kardeşlerine sahip çıkıyor. Oğlumun futbol oynamasına, maç izlemesine bu kadar tepki vermesem ne olurdu sanki? Küçük kızıma evde ne kadar boya, kâğıt ve kumaş parçası varsa odasına yayıp istediğini yapabileceğini söyleyebilmeyi ne kadar çok isterdim. Ama beni duymaz ki… Yıllardır ablalarımla birlikte tatil yapmak nasip olmadı bir türlü. Keşke hiç hesap kitap yapmadan kalkıp gitseydim. Yıllardır konuşmadığım iş arkadaşlarım da gelmiş. Neyi paylaşamamıştık? Yaptıkları her şeye gülüp geçsem fena mı olurdu? Odama bile gelmiyorlardı şimdi cenazeme gelmişler… En yakın arkadaşım hiç üşenmemiş kilometrelerce uzaktan gelmiş. Ah keşke dostlarıma sevdiklerime daha çok vakit ayırsaymışım ah! Ne kadar pişmanım şimdi istediğim mesleği tercih etmediğim, zamanımın çoğunu gereksiz kuralları yerine getirmekle harcadığım için. Daha yapılacak birçok işim gidilecek birçok yerim vardı oysa...

Birazdan imam “Mevtayı nasıl bilirdiniz?” deyince herkes ”İyi bilirdik.”diyecek. “Hakkınızı helâl ediyor musunuz?” diye sorduğunda “Helâl olsun.” diyecekler hep bir ağızdan. Sonra ben gerçekten bu helâlliği hak etmiş miydim diye düşüneceğim duygulanacağım. Derken imamın sesi yükseliyor ve diyor ki; Hatun kişi niyetine… Allâhü Ekber...

***********

Omzumda bir el hafif hafif beni sarsıyor. Saba makamında bir ezan sesi duyuyorum. Eşim ”Hayatım haydi kalk, namazımızı kılalım.” diye sesleniyor. Hızla omzumdaki elini tutuyorum. Bunun bir sevgi refleksi olduğunu sanıp yanağımdan öpüyor.”Hemen yola çıkacak mısın?” diye soruyor. Derin bir nefes alıp “Hava biraz aydınlansın çıkarım.” diyor ve beni duyduğundan emin olmak istiyorum.

Yataktan fırlayıp soğuk suyla abdest alıp kendime geliyorum. Aynada gözlerimin içinin güldüğünü fark ediyorum. Bir salâ ve ezan arasında geçen rüyamın hâlâ etkisi altındayken hâlâ nefes alabilmenin güzelliğini yaşıyorum ve sahip olduklarım için şükrediyorum.

Hava aydınlanırken yola çıkıyorum. Eşim sanki rüyamı biliyormuş gibi “ Dikkatli ol, sakin sakin git, acele etme.”diyor. O el sallayarak beni uğurlarken hayatta ikinci bir şans verilmiş gibi farkına vararak yaşamanın ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum...

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 12.01.2012)

 

 

 

Oğula Veda

Abim çok uzaklara gitmiş, bir daha hiç gelmeyecekmiş. Babam, amcam, dayım, teyzem hep ağlıyorlardı. Teyzemin elinden tutup onu salıncağıma götürmek istedim de elindeki mendili atıp bana sarılmıştı. Ben de ağlamak istiyordum ama gözümden yaş getiremiyordum. Sabah evimize asker amcalar gelmişti, ben çok sevinmiştim abim geldi diye çünkü ban...

Oğula Veda

Abim çok uzaklara gitmiş, bir daha hiç gelmeyecekmiş. Babam, amcam, dayım, teyzem hep ağlıyorlardı. Teyzemin elinden tutup onu salıncağıma götürmek istedim de elindeki mendili atıp bana sarılmıştı. Ben de ağlamak istiyordum ama gözümden yaş getiremiyordum. Sabah evimize asker amcalar gelmişti, ben çok sevinmiştim abim geldi diye çünkü bana sarı saçlı kocaman bir bebek getireceğine söz vermişti. Annemle babam onları kapıda karşıladılar. Ben merdivenden izliyordum. Hepsi çok ciddiydi. Asker amcalardan biri babama bir şeyler söyledi ve sarıldı, babam elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı, annem de arkada yere düştü. Bütün komşular bize koştular. Ben de çok üzülmüştüm çünkü abim gelmemişti, bebeğimi de getirmemişti.

***

Oğlum! Seni kaybetmenin korkusuyla her gece uykularımın kaçtığını bir annen bir de Allah bilir. Hele dün, gece boyu seni düşünmüş sabah namazında da Allah’tan senin ömrünü uzun etmesi için dua edip öyle uyuyabilmiştim. Daha kuşluk vakti olmadan kara haberin geldi. Her gece kâbusların böldüğü uykumu bu sefer avlumuza giren aracın sesi bölmüştü. Yüzümü yıkayıp kendime geldiğimde karşımda senin gibi masum yüzlü bir asker evladımı gördüm. Yüzündeki anlamdan kalbime bir kurşun saplandı sonra da dudaklarından dökülen sözler kor oldu, yüreğimi dağladı. Dünya başıma yıkıldı. Öleceğimi sandım, ölmek istedim. Senin yanına koşa koşa gitmek ve sana sımsıkı sarılmak istedim. İçimde bir şey koptu. Bütün hayatım- geçmişim, geleceğim- karanlık bir boşluğa yuvarlandı.

 

OĞULA VEDA

Mehmet Fatih MÜLAYİM

Abim çok uzaklara gitmiş, bir daha hiç gelmeyecekmiş. Babam, amcam, dayım, teyzem hep ağlıyorlardı. Teyzemin elinden tutup onu salıncağıma götürmek istedim de elindeki mendili atıp bana sarılmıştı. Ben de ağlamak istiyordum ama gözümden yaş getiremiyordum. Sabah evimize asker amcalar gelmişti, ben çok sevinmiştim abim geldi diye çünkü bana sarı saçlı kocaman bir bebek getireceğine söz vermişti. Annemle babam onları kapıda karşıladılar. Ben merdivenden izliyordum. Hepsi çok ciddiydi. Asker amcalardan biri babama bir şeyler söyledi ve sarıldı, babam elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı, annem de arkada yere düştü. Bütün komşular bize koştular. Ben de çok üzülmüştüm çünkü abim gelmemişti, bebeğimi de getirmemişti.

***

Oğlum! Seni kaybetmenin korkusuyla her gece uykularımın kaçtığını bir annen bir de Allah bilir. Hele dün, gece boyu seni düşünmüş sabah namazında da Allah’tan senin ömrünü uzun etmesi için dua edip öyle uyuyabilmiştim. Daha kuşluk vakti olmadan kara haberin geldi. Her gece kâbusların böldüğü uykumu bu sefer avlumuza giren aracın sesi bölmüştü. Yüzümü yıkayıp kendime geldiğimde karşımda senin gibi masum yüzlü bir asker evladımı gördüm. Yüzündeki anlamdan kalbime bir kurşun saplandı sonra da dudaklarından dökülen sözler kor oldu, yüreğimi dağladı. Dünya başıma yıkıldı. Öleceğimi sandım, ölmek istedim. Senin yanına koşa koşa gitmek ve sana sımsıkı sarılmak istedim. İçimde bir şey koptu. Bütün hayatım- geçmişim, geleceğim- karanlık bir boşluğa yuvarlandı.

İçinde bulunduğun askerî araç mayına basmış ve seninle birlikte dört vatan evladı da şehit olmuş, komutan öyle anlattı. Sen daha yeni yetme bir gençken bu tür haberleri televizyonda seyrettiğin zaman öfkelenirdin. Bu topraklara güçlü bir bağlılığın ve yüreğinde yaşattığın güçlü bir ülke sevgin vardı. Elbet çok sevdiğin o kitaplar büyütmüştü içindeki bu kutsalı. Hayatımızdaki küçük tercihlerin tahmin edemeyeceğimizden daha büyük devrimlere yol açabileceğini bilemeyecek kadar toydun. Nasıl unutabilirim! Bütün arkadaşların ve bizler seni davul zurnayla omuzlarda güle eğlene halaylarla yollamıştık. Elimi öpüp bana sarıldığında, vatana ve millete olan borcumu ödemeye gidiyorum baba, diyerek teselli bile etmiştin beni en zayıf yerimden yakalayarak. Bir baba için çok gurur vericiydi oğlunun erkek adam olduğunu görmek. Gönderdiğin fotoğrafı camlatıp başucumuza koymuştuk. Kararmış teninde bir adam çehresine bürünmüştü yüzün. Ne de çok yakışmıştı başındaki bere ve yeşil elbisen! Üç ayda üç yıldan daha fazla büyümüştün sanki. Acemi eğitimin bittiğinde telefonla bizi aramıştın. Ne zorlu eğitim şartlarından ne de komutanlarından şikâyet etmiştin. Aksine mutlu olduğunu dile getiriyordun. Boşuna dememişler, akarsu çukurunu kendi kazarmış. Komando olmak istediğini söylediğinde sana komando olursan seni sınıra gönderirler, çatışmalarda görev verirler bu yüzden isteme oğlum, diyememiştim. İnandığın doğrular benim de inandığım doğrulardı. Kendi iradenle karar almış olman karşısında sana bir şey demeye dilim varmadı oğlum. O gün annen bana çok kızmıştı, susarak sana cesaret verdiğim için. Ana yüreği işte ne dese haklı değil mi? Çocukken ağzına sokuşturduğu her lokmayla ömrünü uzatmaya çalışan annen, inandığımız değerler uğruna ölmeyi uzun yaşamaya tercih eden biz erkekleri anlayamazdı ki! Keşke senin yanında olsaydım da sana gelecek kurşunlara ben hedef olsaydım. Hani sana aldığım motosikletle kaza yaptığında yüzündeki mahcup ifadeye rağmen sana bir tokat atmıştım da sen kızıp kapıyı yüzüme çarparak gitmiştin. Delikanlıydın, asiydin. Haksızlıklara tahammül edemezdin. Ben sana hiç vurmak ister miydim oğlum! Sadece sana bir şey olmasından korkmuştum. Bilinçsizce seni korumuştum. Biz babalar böyleyiz işte! Gücümüz sarsılır, sözümüz dinlenmez olur diye sevgimizi belli etmeyiz. Ama oğlum ben seni her zaman sevdim!

***

Yavrum, kuzum, canım evladım! O çocuk bedenin toprağa gireceğine annenin şu kocamış bedeni girseydi! Saçının teline zarar gelir diye korkan annen şimdi seni mezara mı koysun, sana siyah saçına yakışmayan beyaz kefen mi biçsin! Öpülesi kara gözlerine toprakların dolduğunu mu görsün! Ben sana doyamadım ki oğlum! Çok mu sıkıldın da apansız bizi terk edip gittin. Neydi acelen? Dokuz ay karnımda taşıdığım, canımdan can kattığım, sütümle besleyip sevgimle büyüttüğüm, ninnilerle uyutup öpücüklerle uyandırdığım oğlum! Sen ne zaman büyüdün de dağları sırtlandın. Daha dün köpüklü liflerle kızarak yıkadığım sokakta kirlenmiş o zayıf omuzlarına bu görev ağır gelmedi mi kuzum!

Komutan, acı haberi söylediğinde birden ayaklarımdaki bütün güç ve gözümün önündeki ışık çekiliverdi. Nefes alamaz oldum, yıkıldım. Ayılmaz olaydım. Burnuma tutulan kolonya değil zehir olaydı ne var! O an acını daha çok hissettim yüreğimde. Lanetlere gelesi derin bir sızı her yerimi kapladı. Seni bir daha dünya gözüyle göremeyeceğim gerçeği bir kurt gibi beynimi kemirmeye bir hançer gibi kalbimi kanatmaya başladı. Hiçbir mutluluğun öldüremeyeceği çelik dişli bir kurt ve zamanın köreltemeyeceği keskin bir hançerdi bu. Bir daha saçlarını öpememek, yanaklarını okşayamamak, gülen gözlerine bakamamak, anne deyişini duyamamak, evleneceğin kızı bilememek ne acı!

Bebekken sessiz, çocukken haşarı, yeniyetmeliğinde ise suskundun. Büyüdükçe dünyayı tanımaya, tanıdıkça fikir sahibi olmaya başladın. Okulda öğrendiklerini bize anlattıkça seninle gurur duyardım. Hele uzun uzun konuştuktan sonra acıktığını söyleyince bu nutuk atan çocuğun elimde büyüttüğüm bebeğe dönüştüğünü görür ve seni bağrıma basmak isterdim. Ama sen bir çocuk olmadığını lisanı halle hemen hatırlatırdın. O zaman anlardım büyüdüğünü. Yeni terleyen bıyıklarını ilk kestiğinde nasıl da utanmış, alaycı bakışlara yerli yersiz nasıl da kızmıştın. Sonradan duymuştum, o yaşlarda uzaktan sevdiğin bir kız varmış, kızın senden haberi yokmuş ama sen her sabah kıyafetini özenle ütüler, akşamları kuytu köşelerde içtiğin sigarın dişlerinde bıraktığı lekeyi macunla temizler ve saçlarını özenle tarardın. Ben bunu bir kız için yaptığını tahmin ederdim. Çünkü asi bir genç ancak sevdiği kıza boyun eğerdi. Keşke seninle daha çok ilgilenip dertlerini dinleseydim, sana bir anne yüreğinin sonsuz sevgisini daha çok açsaydım. Fakat zamanı geri döndürmek ne mümkün… Düğün halaylarında neşeyle oynayışını seyrederken senin düğününü hayal eder, içimi tatlı rüzgârlarla doldururdum. Torunlarımı kucağıma alacağım günlerin neşesini büyütürdüm. Torun sevgisi başka olur derler ama ben senin bebelerini hiç sevemeyeceğim ki! Seni askere uğurlarken ellerimi öpüp, anne beni kaygı etme sen sağlığına dikkat et demiştin, ben sensiz sağlıklı ömrü ne yapayım benim iyi yürekli oğlum! Biliyorum bu acı hiçbir zaman peşimi bırakmayacak, hiç azalmayacak; şu fani dünyadan göçerken de kendime değil senin yaşayamadığın hayatına üzüleceğim.

Ölüme çare bulunmaz diyorlar; bu kadar üzülme diyorlar; tansiyonuna, şekerine dikkat et diyorlar. Ben gencecik oğlumu, tomurcuğumu, kara topraklara veriyorum, bunların ne önemi var, bilmiyorlar, anlamıyorlar beni.

***

Evinizden adını haykıran bir çığlığın yükseldiğini söylediklerinde beynimden vuruldum. Sofadan sokağa fırlayıp yalınayak oluşuma aldırmadan iki sokak aşağıdaki evinize koştum. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu. Şaşkın bakışlar umurumda değildi. Bir sokağı daha geçmeden durmak zorunda kaldım; çünkü senin sözlerin geldi aklıma. En son konuşmamızda, eğer sana bir şey olursa aşkımızdan kimseye bahsetmeyeceğime dair benden söz almıştın. Hatta bana yemin ettirmiştin. Çünkü seninle adımın çıkmasını istemiyordun. Senin yokluğunda insanların dedikodularıyla uğraşamazmışım. Böylece beni seven ve bana değer veren birisiyle mutlu bir evlilik yapabilirmişim. Eğer böyle olursa mezarında rahat uyuyabilirmişsin. Bu acı sözlerine sinirlenmiş sana bir ton laf saymıştım. Ama anlayışlı tavrın ve ölmeyeceğine dair verdiğin sözle beni ikna etmiştin. Bu yüzden herkes bu gerçeği anlayacak diye evinize gidemedim. Aslında hiçbir şey umurumda değildi ne evlilik ne de dedikodular… Beni durduran şey sana verdiğim sözdü ve sevdiğim insanın isteğini yerine getirirken duyduğum huzurdu.

Güzel hayaller kurmuştuk. Sıcacık bir yuvamız, boy boy çocuklarımız olacaktı. Sen, işten eve yorgun dönecektin ama güler yüzlü meleğini görünce yorgunluğundan eser kalmayacaktı. Sevincimiz de tasamız da bir olacaktı. Konuşmadan anlaşacak kadar birbirimizi tanıyacaktık. Senin bir el hareketin, benim bir bakışım, senin bir gülüşün, benim bir kıvrılışım her şeyi anlatacaktı. Birbirimizi ezberleyecektik. Bana, böyle acı bir olay yaşanırsa seni unutmamı, gönlümün tutacağı biriyle mutlu bir yaşam sürmemi öğütlemiştin. Ama ben seni unutmak istemiyorum ki! Anılarımızı yüreğimde hep yaşatmak istiyorum.

Hatırlar mısın lise ikideydik. Bana gizli gizli ama sevgi dolu baktığını hep fark ederdim. Utangaçtın. Ama yürekliydin. Bir voleybol maçında beni rahatsız eden bir çocukla sudan bahanelerle nasıl da kavga etmiştin. Duygularını açmak için çok çabaladığını ama yanıma her sokulduğunda delirmiş kalbinin, dilini düğümlediğini ve vücudunu ter bastığını sonradan söylemiştin. Beraber motosikletle yaptığımız o gizli gezintileri hiç unutamam. Hayatımın en mutlu anlarıydı. Saçlarımız rüzgârla taranırdı. Sana sımsıkı sarılır, ruhumu ruhuna katardım. Hiç ayrılmayacağımızı, aşkımızın ölene dek süreceğini söylediğinde de kanatlarının altında içimi bir huzur kaplar, seni karşıma çıkardığı için Yüce Allah’ıma şükrederdim. Ama şimdi ellerimden kayıp gittin.

***

İki gündür bana yemek yedirmeye çalışmışlardı da ben yemek istememiştim. Çünkü kimse yemiyordu. Evimiz hep kalabalık, tanımadığım bir sürü insanla dolup dolup boşalıyordu. Annemin gözleri kıpkırmızı olmuştu, babamsa hiç gülmüyordu. Teyzem bugün abimin geleceğini söylemişti. Sonra büyük camiye gittik. Teyzemin elini hiç bırakmadım kaybolurum diye. Yakama abimin resmini taktılar. Herkes sessizce bekledi. Cami kapısına bir araba geldi ve askerler omuzlarında bir şey indirdiler. Üzeri kırmızıydı. Hatırlamıştım; çünkü abim öğretmişti, bu bizim bayrağımızdı. Teyzeme abimin nerde olduğunu sorduğumda işte orada diye bayrağı göstermişti. Niçin yanımıza gelmiyor diyince de o gelemez çünkü abin cennete gitti, demişti.

***

Yavrum, kuzum seni beklerken bayrağa sarılı tabutun geldi. Annen yoluna kurban olaydı da bu günleri görmeyeydi!

***

Sen bizim ilk göz ağrımızdın. Annenle bana verilmiş dünyanın en güzel hediyesiydin. Kavgalarımızı bitiren sihirli bir müjdeydin. Senin için yapacağım ne çok şey vardı? Yapmadım, erteledim. Yazıklar olsun bana ki bir gün, bir vesileyle seni çok sevdiğimi bile söyleyemedim. Hep sonraya bıraktım. Artık sonrası yok...

Komutan operasyonlarda cesurca çarpıştığını ve ölümden hiç korkmadığını söyledi. Demek inandığın değerler uğruna ölecek kadar büyümüştün ha! Demek vatan için can verecek kadar büyümüştün ha oğlum!

İmam diyor ki:

“Hakkınızı helal eder misiniz?”
Asıl sen bize hakkını helal et oğlum!

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 09.01.2012)

 

ŞİİR SEÇMELERİ

Beyazlar Sarardı Sokakları


 

BEYAZLAR SARARDI SOKAKLARI

Remzi Anıl TOPRAK

Ve beyazlar sarardı sokakları,
Gül bahçeleri kökünden ağlardı.

Kadınlar vardı
Kadınlar vardı yol kenarlarında mahzun
Tek göz odalarında yoksul…
Kuru ekmeğe muhtaçtı ocakları,
Bir kuru ekmek peşinde koşardı kocaları…

Kocaları vardı;
Bıyıklı, kirli ve terli
Kaza yapınca bir Ocak akşamı Her seçim oy verdiğin...

Beyazlar Sarardı Sokakları


 

BEYAZLAR SARARDI SOKAKLARI

Remzi Anıl TOPRAK

Ve beyazlar sarardı sokakları,
Gül bahçeleri kökünden ağlardı.

Kadınlar vardı
Kadınlar vardı yol kenarlarında mahzun
Tek göz odalarında yoksul…
Kuru ekmeğe muhtaçtı ocakları,
Bir kuru ekmek peşinde koşardı kocaları…

Kocaları vardı;
Bıyıklı, kirli ve terli
Kaza yapınca bir Ocak akşamı
Her seçim oy verdiğine sinirli!
Kocaları vardı
Bir daha vurmayacağına yeminli
Ve feryatlar sarardı sokakları...
Kaç bebesi olduğundan şüpheli
Kocaları vardı.

Bebeleri vardı
Kırmızı ışıklarda bekleyen
Bebeleri vardı hep sevilmek isteyen
Ve hiç sevilmeyen...
Bebeleri vardı, yara izlerine inat
Saçlarını üç numara kestiren
Ve şarkılar söylerdi akşamları...
Mahalledeki bir güzeli
Ömrü boyunca bekleyen
Bebeleri vardı

Güzeller vardı
Vefasız, şen ve kaygısız.
Güzeller vardı gözleri senin gibi
Ve de ne talihliydi onların sahibi
Güzeller vardı,
Her birinde senden bir parça vardı
Ve çalgılar susardı akşamları...
Her güzelde senden
Bir parça vardı...

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 22.01.2012)

 

Sevda Yolu


 

SEVDA YOLU

Remzi Anıl TOPRAK

-Kalbimden dökülen bir sudur sevdam.
             Kervansız, yıldızlı diyarlara uzanan bir umut olur
                                         Yaşar.
                    Ufukta kaybolur kara dumanı.
                          İki yakası ırak vuslat,                                Gövdesi, fukara gönüllere              ...

Sevda Yolu


 

SEVDA YOLU

Remzi Anıl TOPRAK

-Kalbimden dökülen bir sudur sevdam.
             Kervansız, yıldızlı diyarlara uzanan bir umut olur
                                         Yaşar.
                    Ufukta kaybolur kara dumanı.
                          İki yakası ırak vuslat,
                               Gövdesi, fukara gönüllere
                                     Kurtuluştur.
                                      -Göğe tavaf etsen ne çare
                                      Unutulur eski diyarlar.
                                          Görürse Tebrizli burayı
                                            Dayanamaz
                                                 Ağlar…

-Geçitleri haramdır sevdaya,
     Etekleri ıssız,
         Dorukları yazsız
            Yaman sıra dağlar…
               Biraz ardı,
               -Memleket sefasıdır.
                   Kurur sevdam,
                       Kurur akşam,
                           Hicap olur
                              Ağlar…

-Ey felek!
       Yoktur yalanım gönlümün en son katında
       Görmeden sevdi gönül vefasız dilberi,
       Kerem’in kül edildiği Asi diyar da
       Yersizse kelamım, kırasın bu elleri…
       -Ey! Garptan insafa gelen güzel vilayet-i Beyrut,
       -Ey! Şafak vakti solan cennetin kayısı bahçeleri,

-Serap etseniz şehrinizi, selam durur sevdama kutsal yurt.
       Gerisi kibirdir,
            Sevdaya ihanettir.
            Bakar sevda Aslı’sına,
                -Kerem gibi
                    Kül olur
                    Ağlar…

                    Gün gelir,
                       Sevda gelir kutsal şehrine
                           Çöller cana gelir.
                                Yorgun sevda yolu ihanete
                                   -Hicaz olur
                                        Remzi Anıl TOPRAK Yanar!


.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 16.01.2012)

 

Bilir miydin?


 

BİLİR MİYDİN?

Atalay YAĞMUR

Bilir miydin,
O günün bu günden farkını?
Neden günahla sevabı harmanladın?
Kaç basamakta çıkılır arşa?
İnişi kaç saatlik yol?

Sen bilir miydin,
Neden gülmezdi yüzleri?
Neden sefa ile cefayı harmanladın?
Emir kimdendi?
Nedendi içindeki kin?

Peki, sen Bilir miydin,
Kaç damla yaş düşer gözünden annesi ölenin? Neden gözyaşı ile...

Bilir miydin?


 

BİLİR MİYDİN?

Atalay YAĞMUR

Bilir miydin,
O günün bu günden farkını?
Neden günahla sevabı harmanladın?
Kaç basamakta çıkılır arşa?
İnişi kaç saatlik yol?

Sen bilir miydin,
Neden gülmezdi yüzleri?
Neden sefa ile cefayı harmanladın?
Emir kimdendi?
Nedendi içindeki kin?

Peki, sen Bilir miydin,
Kaç damla yaş düşer gözünden annesi ölenin?
Neden gözyaşı ile miski harmanladın?
Bu inadın sebebi ne?
Bu emri kimden aldın?

Peki, sen bilir miydin,
Kaç anlık gücü olduğunu sevginin?
Ve ölmez olduğunu nefretin.
Boş ver
Gene de bilme.

  


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 12.01.2012)

 

Kanatlılar


 

KANATLILAR

Atalay YAĞMUR

Kımıldamadı aylar ve yıllar,
Kana Kan savaştı oğullar.

Dağ başında duman,
Yüreğime mengene zaman,
Sende şahit ol, atlılar yüreği kanatlılar.

Sanki bir düğünlük yarıştı, gelinlik kızlara.
Ölümün mesafesi bir karıştı, damatlık delikanlılara.

Güneşe set olunca çınar,
Gölgesinde aşkta yanar. Zaman kıvranır, zaman yanar, Atlılar,...

Kanatlılar


 

KANATLILAR

Atalay YAĞMUR

Kımıldamadı aylar ve yıllar,
Kana Kan savaştı oğullar.

Dağ başında duman,
Yüreğime mengene zaman,
Sende şahit ol, atlılar yüreği kanatlılar.

Sanki bir düğünlük yarıştı, gelinlik kızlara.
Ölümün mesafesi bir karıştı, damatlık delikanlılara.

Güneşe set olunca çınar,
Gölgesinde aşkta yanar.
Zaman kıvranır, zaman yanar,
Atlılar, umuda kement attılar.

Mahmuzladı atını gidenlere karıştı toy delikanlı,
Küsmedi kadere hayatla barıştı, gelinlik kız.

Atlılar çok şeker çok tatlılar ,
Atlılar meleklerin koynunda yattılar.

Bir düğün alayı,
Ve bir yıldız şenliği,
Ayla yıldızlar dans ederken,
Atlılar,
Bize umut attılar.

 

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 12.01.2012)

 

Gülten


 

GÜLTEN

Atalay YAĞMUR    

Gülten'le konuştu gözlerimiz anlaştı diller gibi,
Ama hala yabancıyız Gülten'le birbirimize eller gibi.
Gülten geldi aklıma, yaş doldu gözlerime, aktı seller gibi,
Gülten umursamadı, içti selden, hayat buldu güller gibi.

Gülten şimdi damla damla yaş gözümde
Dilim tutuldu, gene de Gülten var her sözümde. Gültensiz yaşanmı...

Gülten


 

GÜLTEN

Atalay YAĞMUR    

Gülten'le konuştu gözlerimiz anlaştı diller gibi,
Ama hala yabancıyız Gülten'le birbirimize eller gibi.
Gülten geldi aklıma, yaş doldu gözlerime, aktı seller gibi,
Gülten umursamadı, içti selden, hayat buldu güller gibi.

Gülten şimdi damla damla yaş gözümde
Dilim tutuldu, gene de Gülten var her sözümde.
Gültensiz yaşanmıyor dünyanın baharında güzünde,

Saklayamadık aşkımızı, Hain abisi duydu bizi,
Umut baharında vurdu ikimizi.

 

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 05.01.2012)

 

Fesleğen Senin Kokundur Hani


 

FESLEĞEN SENİN KOKUNDUR HANİ

Emel ŞAKACI     

Havâi maviler de yayılsın,
Poyrazın soğuk pençesiyle çizilmiş
Derin geçitlerine semanın.
Siyahlar beyazları mat etmeden;
Satranç tahtasının aşınmış karelerinde
Kırmızı kaleler kurulsun,
Çocukluğumu kuşatan platolarda.
Dudaklarım düşmesin bu sefer,
Gözyaşlarım dökülmesin, Lekeli parke taşlarının Derisi ça...

Fesleğen Senin Kokundur Hani


 

FESLEĞEN SENİN KOKUNDUR HANİ

Emel ŞAKACI     

Havâi maviler de yayılsın,
Poyrazın soğuk pençesiyle çizilmiş
Derin geçitlerine semanın.
Siyahlar beyazları mat etmeden;
Satranç tahtasının aşınmış karelerinde
Kırmızı kaleler kurulsun,
Çocukluğumu kuşatan platolarda.
Dudaklarım düşmesin bu sefer,
Gözyaşlarım dökülmesin,
Lekeli parke taşlarının
Derisi çatlamış tabanlarına.
Fesleğen kokusuyla yağsın yağmur.
Sümbül ve fesleğen koksun
Çocukluğumu kuşatan platolar;
Fesleğen senin kokundur hani…

Antika bir saatin
Yelkovanının üveyliğiyle
Tebessümü kovulmuş
Çocukluğum ağlamasın.
Fesleğen kokusuyla yağsın yağmur
Dalgalı saçlarım yüzünü öperken.
Fesleğen senin kokundur hani…

 

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

 

Mavi Yunuslar Kervanı


 

MAVİ YUNUSLAR KERVANI

Emel ŞAKACI     

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.
Nar çiçeği olup açsa kırmızı mercanlar;
Anemonlarla donattığım,
Okyanus suyundan saraylarımın
Kristal bahçelerinde.
Bir mercan dalından solusam;
Hiç kalmasa derdim tasam.
Ebemkuşağından bir mendille silsem İnci yaşlarımı Ve safir...

Mavi Yunuslar Kervanı


 

MAVİ YUNUSLAR KERVANI

Emel ŞAKACI     

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.
Nar çiçeği olup açsa kırmızı mercanlar;
Anemonlarla donattığım,
Okyanus suyundan saraylarımın
Kristal bahçelerinde.
Bir mercan dalından solusam;
Hiç kalmasa derdim tasam.
Ebemkuşağından bir mendille silsem
İnci yaşlarımı
Ve safir kanatlar kondursa omuzlarıma
Yağmur meleği,
Nazlanmadan.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara.
Bir Hıdrellez sabahı yanaşsa iskeleye
Aşı boyalı kayıklar.
Oyalı bir mendil atsalar sulara;
Parmakları kına kokan kızlar,
Ardımdan.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Akik taşısalar katar katar.
Kuyruklarının ucundan
Lapis lazuli saçarak
Deniz cadılarının uğursuz çentiklerine.
Işıklı güneş yolunu açsalar,
Karanlığın dehlizlerine.
Renklerin tükendiği yerde kursalar
Allı morlu çadırlarını;
Okyanusa can katsalar.

Mavi yunuslardan bir kervan,
Alsa götürse beni okyanuslara;
Kurtulsam bu muammadan.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

 

Üç Sessiz Kumral Harf

 

ÜÇ SESSİZ KUMRAL HARF

Emel ŞAKACI

Kadim bir alfabeden
Özenle seçilmiş,
Üç sessiz kumral harfti ismin
Ve harflerin ortasında
İki sesli süvariydi kirpiklerin.
Kader ağlarını benim için örüyordu
İlmek İlmek
Kumpaslarda.
Lepiska saçlarını kulelerden salan
Talihsiz masal prensesiydim.
Bahtımın tarumar tahtına tırmanan
Yağız atlı yakışıklı prens değil Ölü b...

Üç Sessiz Kumral Harf

 

ÜÇ SESSİZ KUMRAL HARF

Emel ŞAKACI

Kadim bir alfabeden
Özenle seçilmiş,
Üç sessiz kumral harfti ismin
Ve harflerin ortasında
İki sesli süvariydi kirpiklerin.
Kader ağlarını benim için örüyordu
İlmek İlmek
Kumpaslarda.
Lepiska saçlarını kulelerden salan
Talihsiz masal prensesiydim.
Bahtımın tarumar tahtına tırmanan
Yağız atlı yakışıklı prens değil
Ölü bir kurbağaydı.
Öptüm öptüm,
Bir sen etmedi.

 


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 17.04.2011)

 

Dalgalara Benzeyen


 

DALGALARA BENZEYEN

Seda ARTUÇ    

-Bu mısraların en çok yakıştığı dostuma…-

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kıyıyı dövüyor sesin
Martılar korkuyor çığlığından
Sükûtundan ürküyorum…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kucağında uyuyor devler
Sular koşuyor peşin sıra
Köpük köpük rüyalar
Saçlarıma doluyor…

Sen dalgasın, dalgasın sen Rüzgâra sevdalısın Değişirsin her l...

Dalgalara Benzeyen


 

DALGALARA BENZEYEN

Seda ARTUÇ    

-Bu mısraların en çok yakıştığı dostuma…-

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kıyıyı dövüyor sesin
Martılar korkuyor çığlığından
Sükûtundan ürküyorum…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Kucağında uyuyor devler
Sular koşuyor peşin sıra
Köpük köpük rüyalar
Saçlarıma doluyor…

Sen dalgasın, dalgasın sen
Rüzgâra sevdalısın
Değişirsin her lahza
Bir varsan
Bir yoksun
Asi ırmaklara hancısın
Martılar ardından ağlar
Rüyalar dolar saçlarıma…

Sen,
Gemiyi delen Hızr’sın
Gözlerin deniz feneri
Ârife aşikâr hikmetin
Bırak gövdende yıkansın
Rayihası gecelerin
Sen dalgasın, dalgasın sen…

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 04.03.2011/ Ankara

 

 

Yalnız Bir Heykel

 

YALNIZ BİR HEYKEL

Emel ŞAKACI

Ben hep seni düşlerim.
Pencerenin önüne geçer,
Güvercinleri beslerim.
Gelirler ve giderler birer ikişer;
Konarlar
Soğuk, sessiz hayallerime.
Yalnız bir heykelim ben
Ve hep seni düşlerim.

Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.
Uçurtmalar vardır kanarya rengi,
Uçarlar kanarya kanarya…
Ben yalnız ve kimsesiz bir heykelim; Gü...

Yalnız Bir Heykel

 

YALNIZ BİR HEYKEL

Emel ŞAKACI

Ben hep seni düşlerim.
Pencerenin önüne geçer,
Güvercinleri beslerim.
Gelirler ve giderler birer ikişer;
Konarlar
Soğuk, sessiz hayallerime.
Yalnız bir heykelim ben
Ve hep seni düşlerim.

Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.
Uçurtmalar vardır kanarya rengi,
Uçarlar kanarya kanarya…
Ben yalnız ve kimsesiz bir heykelim;
Güvercinler gökyüzünde kavisler çizer.

Penceremden seyrederim ben
Kapalıyken tül perdelerim.
İstemem görmesin kimse
Dudağımdaki parmak izini.
Saksıda on bir aylık çiçekleri,
Bir ölür bir dirilir.
On bir aylık dönülmez yol olur.
Dönmediğin her bir gün,
Demir tırnaklı vahşi bir kuş olur.
Paslı tırnakları,
Ruhumun en derin yerindeki
En güzel yüzlü tomurcuğu,
Kesip koparan hoyrat olur.
Nasırlaşır mazinin çıbansı sancıları,
Kabuk bağlar elmacık kemiklerimde.
Sıkı sıkıya kaparım perdelerimi,
İstemem görmesin kimse.
Sen de görme.
Bekleyişlere liman gözlerimi,
Üzme sınırsız gelmeyişlerinle.
Yalnız bir heykelim ben
En nihayetinde.

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 10.04.2010)

 

 

Şeker Bayramı

 

ŞEKER BAYRAMI

Emel ŞAKACI

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Herkesin bayramını kutlayacaktım
Ablamın sözünü tutacak
Şekerlikten
Sadece bir şeker alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
İyi bir abi olacak
Kız kardeşimin elini hiç bırakmayacaktım
Harçlık veren çok olursa
Ona oyuncak bebek alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne Bayramdır diye u...

Şeker Bayramı

 

ŞEKER BAYRAMI

Emel ŞAKACI

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Herkesin bayramını kutlayacaktım
Ablamın sözünü tutacak
Şekerlikten
Sadece bir şeker alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
İyi bir abi olacak
Kız kardeşimin elini hiç bırakmayacaktım
Harçlık veren çok olursa
Ona oyuncak bebek alacaktım

Ben bugün
Şeker toplayacaktım anne
Bayramdır diye uslu duracak
Kimsenin uçurtmasını yırtmayacaktım
Kuşları sapanla vurmayacak
Kedileri korkutup kaçırtmayacaktım

Ben bugün
Şeker toplayamadım anne
Boğazımdaki parmak izleri kadar
Bile toplayamadım
Bu izler nerden çıktı
Bilmiyorum anne

Biliyor musun anne
Canım hiç çikolata,
Şeker istemiyor artık
Hiç dondurma istemiyor
Sadece uyumak istiyorum
Bana ninni söyler misin?

 

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Şiir Atölyesi, 28.03.2011)

 

 

Gönlüne Hikâyeler Düşen Yazar

E-posta Yazdır PDF

Aklıma Yıldız DüştüGönlüne, ilhamına hikâyeler düşen yazar Osman Çeviksoy... On altı kitabından on dört tanesi, okuyucuya birbirinden güzel hikâyeler sunan yazar... Sayın Çeviksoy, son yazdığı hikâyeleri, Aklıma Yıldız Düştü ve Karanlıkta Ses Gibi adlı kitaplarda toplamış. Akçağ Yayınları arasında yayımlanan bu eserleri, imzalayıp göndermiş; sağ olsun... Her kitabı okurken yaptığım gibi, bazı satırların altını çizerek, sayfa kenarlarına notlar düşerek okudum onları da... Bu yazımda, o notlardan bazılarını sizlerle paylaşacağım. Bu arada belirteyim; yazar ve yayınevi yetkilileri her ne kadar öyküyü tercih etmişlerse de ben hikâye kelimesini tercih edeceğim; nedense öyküye bir türlü ısınamadım, alışamadım...

"Aklıma Yıldız Düştü" adlı eserde on iki hikâye yer almış. Son dört hikâye, "Akkız Anamın İpek Mendili" başlığı altına toplanmış. Bu bölüm, kitabın altmış beş sayfasını işgal etmiş. Bu bölümü okurken, "Çeviksoy, bir roman denemesi yapmış; teferruatlandırıp uzatarak tadını bozmayı istemediği için bir uzun hikâye şeklinde bırakmış olmalı." diye düşündüm.

Devamını oku...

4. Dönem Atölye Çalışmaları İlk Ürünlerini Vermeye Başladı.

E-posta Yazdır PDF

Dördüncü dönem yazarlık atölyeleri 01 Kasım 2011 tarihinde yeni katılımcılarla çalışmalarına başladı. Başladığı günden itibaren yoğun ama zevkli bir çalışma takvimi izleyen atölye katılımcıları ilk ürünlerini vermeye başladılar.

Devamını oku...

Sayfa 1 - 16

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Yeriniz Anasayfa